TÜRK DİLİ VE DİYALEKLERİ ÜZERİNE.. ÇALIŞMALAR

 

Türk Dili ve Diyalektleri Üzerine Türkiye ve Diğer Ülkelerde Yürütülen Çalışmalar


 

Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Konuşmacılar: Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ve Prof. Dr. İsenbike Togan

 


Mutlu: Merhaba Türkiye'den Programıyla yeniden evlerinize ekranlarınıza konuk oluyoruz. Beş yıldır devam eden programımızda bu kez yeni yüz benim. Programımız konuklarımızla devam eden canlı bir program. Bu haftaki programımızın konuklarını size tanıtmak istiyorum: Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ve ODTÜ Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsenbike Togan. Sayın Togan aynı zamanda program danışmanımız. Ben ilk soruyu Sayın Ercilasun'a yöneltmek istiyorum. Türk Dil Kurumu'nun Türk lehçeleri ile ilgili çalışmaları neler?

Ercilasun: Biz Türkiye'de Türk lehçeleri terimini kullanıyoruz. Genel olarak yazı dili olarak kullanılan Türkçe'nin kollarına genel Türk dilinin kollarına Türkiye'de yerleşmiş bir Türkoloji geleneği olarak lehçe diyoruz. Türk lehçeleri diyoruz. Ama özellikle yirminci yüzyılın 20'li yıllarından itibaren diğer Türk ülkelerinde cumhuriyetlerinde "lehçe" ve "diyalekt" terimi yerine "diller" terimi yerleşti. Dolayısıyla şu anda lehçe derken "Türk yazı dilleri üzerinde neler yapıyoruz" onu anlatmaya çalışacağım.

Mutlu: Böyle bir farklılaşmanın sebebi neydi acaba?

Ercilasun: 19. Yüzyılın sonlarında hatta 20. Yüzyılın başlarında, hem Türkiye'de hem de, diğer Türk  dünyasında genel bir tanımlamayla Türkçe'nin kollarına lehçe adı veriliyordu. Ancak özellikle 1917'deki Ekim ihtilalinden sonra Moskova'da değişik bir dil politikası ortaya atıldı ve bizim Kazak lehçesi, Tatar lehçesi dediğimiz kollara "dil" denmesi uygun bulundu. Ancak o zaman bilindiği gibi bağımsız  değillerdi. Çeşitli dil kurultayları düzenlendi o zaman Moskova'nın da arzusuyla. 20'lerin sonlarında bu dil kurultaylarında bu lehçelere "dil" denmesi uygun görüldü.

Mutlu: Peki bu politik bir davranış mıydı?

Ercilasun: Bunun elbette politik bir temeli var. Tabii bu konu şu anda da tartışılmaya devam ediliyor , birtakım bilimsel temellerden de söz ediliyor. Birer yazı dili olduğu muhakkak bunların. Yani yazıda olmayan sadece konuşmada kalan konular değil. Şu anda bu dillerle roman, hikaye, şiir  yazılıyor, gazeteler, dergiler yayınlanıyor, radyo ve televizyon programları yapılıyor. Dolayısıyla bunlar birer yazı dili. Yazı dili olunca dil demek gerekir mi? Ama tabii Türkiye'de böyle bir siyasi değişme olmadığı için Türkiye eski geleneğini sürdürmeye devam ediyor.
 Bakınız örneğin Radloff, geçen yüzyılın en büyük Türkoloğu. Kendisi doğrudan doğruya Kazan 'da çalıştı Saint Petersbourg'da çalıştı. Onun eserlerinde "Türk dilleri" denmez. "Türk lehçeleri" denir. Dediğim gibi 20. Yüzyılın 20'li yıllarından itibaren bu terim değişti. Dolayısıyla bugün Türkmenistan'da, Özbekistan'da, Kazakistan'da, Azerbaycan'da ve diğer Türk cumhuriyetlerinde yaşayan aydınların, bilginlerin çoğu bu eski terimden haberdar değil. Belki Türkolog olanlar eskiden kendi dillerine lehçe denildiğinden haberdar ama aydınların birçoğu haberdar değil. Hatta bizim temaslarımızda Türkolog olanların bile bu eski terimden haberdar olmadıklarını zaman zaman görüyoruz. Çünkü bu 10'lu 20'li yıllardaki tartışmaları pek okumamışlar. O tartışmaları pek araştırmamışlar. Çoğunlukla bugünkü kendi yazı dillerini incelemiş oradaki Türkologlar. Örneğin Kazak Türkologlar Kazakça'yı ve Kazak ağızlarını, Özbekler yine bugünkü Özbekçe'yi ve ağızlarını incelemişler. Tarihi derinliğe, kaynaklara doğru uzun yıllar gidememişler. Örneğin bizim için çok önemli olan Türk anıtları, Divan-ı Lügat-ı Türk ve bu gibi eserler ancak 1950'lerde ucundan incelenmeye başlıyor. Türk Cumhuriyetleri'nde 1960'larda ancak kitap olarak görebiliyoruz bu incelemeleri. Demek ki eski Türk dilinin kollarını birleştiren dönemlere dahi 50'lere 60'lara kadar girememişlerdir. Oysa ülkemizde bu tür kaygılar yaşanmadığı için, politikalarında ya da çalışmalarında hiçbir değişiklik yapmadan eskiden olduğu gibi bu diller "lehçe" hatta bazen "şive" diye tanımlanmaya devam etmiştir. Bugün "yazı dili" veya "edebi dil"  terimini de kullanıyoruz. İşte bu yazı dilleri bu edebi diller hakkında Türkiye'de Atatürk'ün 1932 yılında Türk Dil Kurumu'nu kurduğu günden beri az da olsa bazı çalışmalar var. 1990'lı yıllara kadar bu çalışmalar az ama yok değil. Özellikle Atatürk'ün sağlığında 1932 - 1938 arasında bugün Türkiye Türkçe sine ve hatta Türkistan'daki Türk Cumhuriyetleri' ndeki yazı dillerine çok uzak olan "Yakut Dili" ile Atatürk işe başlamış. Yakutça hakkında çok önemli bir sözlük var. Onu tercüme ettirmiş Atatürk. Hem de oradan kaçıp gelen bilginlere, Ahmet Cafer oğlu gibi Tataristan dan gelen Abdullah Battal gibi bilginlere, Yakut Türkçe si, şimdi onlar "Sahaca" diyorlar kendi dillerine, Sahaca 'ya ait Pekarski'nin ünlü sözlüğünü tercüme ettirmişler. Bu sözlük Atatürk'ün sağlığında başlanıyor Türkiye Türkçe sine çevrilmeye, ancak yayınlanması Atatürk'ün ölümünden sonra oluyor ve son ciltleri de yayınlanmıyor, tercüme bittiği halde. Atatürk zaten Dil Kurumu'nu kurduğu zaman bir de Türkiye Türkçe'sinin tarihi köklerini ve coğrafi yayılma alanlarını da araştırmak istiyordu, bunu merak ediyordu. Bir Türkçeleştirme akımı da başlatmıştı bilindiği üzere ve bu Türkçeleştirme akımında Anadolu'daki ağızlar kadar diğer Türk lehçelerinin ve tarihteki Türk lehçelerinin de bu akıma temel teşkil etmesini istiyordu. Bu yüzden araştırmalar yaptırıyordu. Hatta tercüme ettirdiği bu Yakut lehçesi sözlüğü elinden düşmüyordu. Türkçe'nin etimolojik sözlüğü elinden düşmüyordu Atatürk'ün.

Mutlu: Peki o dönemki çalışmalardan bugün dilimize girmiş olan sözcükler var mı?

Ercilasun: Çok sözcük var. En yaygınlaşmış, yerleşmiş olanlarını söyleyeyim. Örneğin "ulus" kelimesi, bugün millet kelimesinin yanında kullanılıyor. Bugün Kazaklar da "Ult" diyorlar. İkisi de aynı kökten geliyor. Gerçi bu kelime Moğolca'dan geçmiş bir biçimdir ama Moğolca'ya da yine eski Uygur Türkçe sinden geçmiştir. Yine "lisan" "dil" ile birlikte kullanılıyordu. Lisan bir ikisi hariç diğer Türk lehçelerinde pek bilinmezdi. Daha çok "dil" onların söyleyişiyle "til" bilinirdi. "Lisan" yerine "dil " bizde yaygınlaştı. Sözlük kelimesini kullanırlar. Azerbaycan'da "lügat" derler ama diğerlerinde çoğunlukla "sözlük" kelimesi yerleşti. "Gereksinme" kelimesi "Gereksini" olarak diğer Türk lehçelerinde kullanılıyordu. O yıllarda özellikle Kazan 'dan gelen Sadri Maksudi Arsal'ın da, benim tahminime göre, telkinleriyle bu sonu "v" ile biten birkaç sözcük yerleşti. Bugün "Görev, ödev, sınav" kelimelerini kullanıyoruz. Bu sondaki "v" eki Kuzey Türk lehçelerinin bir ekidir. Bizim Anadolu'da kullanılan bir ek değildir. İşte bu kelimeler yerleşti. "saylav" da ileri sürülmüştü o zaman o yerleşemedi. Milletvekili yerine 30'lu yıllarda biraz kullanıldı sonra yerleşmedi. Aslında diğer Türkler bu kelimeyi şu anda seçim anlamında kullanıyorlar. Yani böyle kelimeler var ama çok değil. Tabii Türk dünyası ile bizim Arapça'dan Farsça'dan gelen birçok kelime de ortak kelimemiz. Örneğin "Kitap, akıl, fikir, hayal" bunlar da ortak kelimemiz. Yani bu ortak kelimelerin bir kısmını unuttuk biz aslında. Dolayısıyla ortak olanlardan unutulanlar daha fazla. Yani yeni ortak olarak ortaya konanların yanında unutulanlar daha fazla. Biz çalışmalarımıza dönelim isterseniz.

Mutlu: Sayın Togan aslında size soracağım soru Türkiye'deki tarih çalışmalarının başlangıcı, çünkü siz aynı zamanda Türk tarih çalışmalarında önemli bir isim olan  Zeki Velidi Togan'ın da kızısınız. Şimdi size tarihe ilgi duymanızın nedenini sorduğum zaman herhalde babanızdan da bir ölçüde söz edeceksiniz. Demek ki sizin tarihinize Türkiye'deki tarih çalışmalarını da bağlayabiliriz. Dolayısıyla böyle bir soruyla başlasak nasıl olur?

Togan: Tarihe aslında objektif yaklaşmak gerekir doğrusu ama benim Türk tarihi ile ilgili çalışmalarda nerede olduğumu söyleyince sübjektif olmak söz konusu oluyor. Ben Zeki Velidi Togan'ın kızı olduğum gibi öğrencisi de oldum. Ahmet Bican Bey de öğrencisi olmuştu aynı dönemlerde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden. Ama tabii Edebiyat Fakültesi'nde babamın öğrencisi olmak biraz babamın dışarıdan nasıl gözüktüğünü görmek şeklinde oldu. Ondan öncesi ise, evde devamlı çalışan ve gelen kişilerle konuşan bir baba idi. Onun dışında yaptığı şey kışları kayak kaymaktı. Çünkü memleketi Başkurdistan'ı çok özlüyordu. Uludağ'a çıkıp kayak yapardı, yürüyüş yapardı. Onun için evde devamlı olarak tabii ben istesem de istemesem de birçok konu konuşuluyordu. Hareketli bir evdi. Şimdi tabii sermayeden yemek diye bir tabir var. Bazen şaşıyorum ne kadar çok şeyi insan küçükken böyle duyup kalmış oluyor ve hafızasında öyle bir yere yapışmış hiç farkında bile değilsiniz bir anda bir şey oluyor "Ben bunu biliyorum" diye düşünüyorsunuz. Tabii 1990'dan sonraki dünyadaki gelişmeler özellikle benim eskiden duymuş olduğum bir sürü şeyi yeniden canlandırmış oldu.

Mutlu: 90'a kadar bir donma oldu yani.

Togan: 90'a kadar ben ve benim gibi tarih öğrenenler daha fazla kitabi kalmışlardır. Bunun en güzel örneği her şeyi haritadan öğrenmemizdir. Şimdi düşünün Torosları hiç görmemişsiniz ve haritada Toroslara bakıp Toroslar hakkında konuşuyorsunuz. Marmara Denizi'ni hiç görmemişsiniz. Ben ki 1960'ta öğrenci oldum. Yani 30 yıl haritadan öğrendiğim tarihi de izledim. Tabii ben yine çok tipik bir konumdayım. Çünkü sanıyorum 1980'lerin sonunda artık insanlar dünyada prestroykadan sonra daha fazla gidip gelmeye başladılar. 90'lı yılların başında ben Amerika'da ders veriyordum. Öğrencilerim Orta Asya'ya gitmişlerdi. İşte "nerde iyi çay içilir" diye soruyorlardı. Yani Orta Asya şekil almaya elle tutulur hale gelmeye başlamıştı. Onun için kendi eğitimimde bir evde duyduklarım, bir okulda öğrendiklerim, bir de yerinde giderek öğrendiklerimle oluşan bir süreç var.

Mutlu: Tarihte öznellikten de söz ettik. Sizin tarih birikiminizin de oluşmasında öznelliğin de yeri olduğunu "gözle görmek gerekir" demenizden de çıkardım. O zaman tarihte metot problemine de girmiş oluyoruz galiba. Biraz bundan söz edebilir miyiz?

Togan: Tabii şimdi uzaktan baktığımız zaman, daha kitabi olduğumuz zaman, daha fazla sizin iyi gördüğünüz, düşündüğünüz, beğendiğiniz şeyler ön plana çıkıyor. Bir de tabii Türkiye'de biz okurken Zeki Velidi Togan gibi oradan gelmiş olanlar vardı. Bir de onların söylediklerini kabul etmek durumu söz konusu idi. Şimdi 90'dan sonra geçen zaman içinde  onların söylediklerinin yerinde nasıl karşılandığını görmemiz mümkün oluyor. Öbür taraftan da söyledikleri bize de nasıl gözüküyor,onu görmemiz mümkün oluyor. 90 öncesi bu mümkün değildi. Onun için bir yerde kritik bir yaklaşım söz konusu ise bu kritik yaklaşım ancak yerinde görmek suretiyle ortaya çıkıyor.

Mutlu: Anlatılan üzerinde böyle kritik bir yaklaşımın oluşması mümkün değil diyorsunuz.

Togan: Yok artık şimdi oluşabilir  90'lardan sonra. Çünkü 90'dan sonra belli bir şekilde mesela diyelim ki gidip bir Kırgız'a bir Özbek'e "Ben sizin hakkınızda böyle yazıyorum" veya "Bizim hocamız şöyle yazmış, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda" ya da "Sizin kendi kaynaklarınıza göre bir konu sizce anlaşılıyor mu, nasıl anlıyorsunuz, itirazınız var mı, ne bakımdan" diye sorabiliyorsunuz. Ama 90 öncesinde bizim kuşak için, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan, Sadri Maksudi, Yusuf Akçura bunlar oraları görmüş insanlardı. Onlar başka birikimle ve sentezle çalışıyorlardı Türkiye'de. Ondan sonraki ara kuşak görmedi. Biz ara kuşaktan sonraki üçüncü kuşağız bir yerde. Biz de tekrar görme şansına sahip olduk. Bu çok büyük bir fark.

Ercilasun: Şimdi ben somut bir örnek vereyim. Şimdi Türklerin bir çadır hayatı yaşadığını, bozkır medeniyeti içinde olduklarını okuyoruz. Ama doğrusu ben bu çadırları bizim Karakeçili aşiretinin çadırları gibi olduğunu düşünüyordum oraya gitmeden önce. Oraya gittim, o silindir şeklindeki keçe çadırları gördüm. Onları kurdurdum, nasıl kuruyorlar onu gördüm. O zaman o çadır medeniyetinin ne demek olduğunu anlayabildim. Yani öyle bir barınak ki, kışın gerçekten çok sıcak oluyor. O bozkır bölgesi, 50. Enlem kuşağı için en uygun barınak, yazın da en uygun barınak. Zaten daha aşağıda daha güneyde yapılan taştan, mermerden binalar için gerekli malzeme de yok o coğrafyada. Dolayısıyla o coğrafya için en uygun yaşayış tarzını bulmuşlar. O at sürülerini falan da gözünüzle görünce Göktürklerin, Hunlar ın, Avarlar ın nasıl yaşadığını daha iyi anlıyorsunuz.

Togan: Karlı dağların kendisini görmek ne kadar resmini görseniz ondan çok farklı bir şey. Resim yine bir şeyi algılarken çok uzaktan gene kitabi kalıyor.

Ercilasun: Bu olayın gözlem dediğimiz bir tarafı.

Togan: Türkiye'de bunu bilmeniz, yani Osmanlı tarihi, Selçuklu tarihi ile uğraşanın bunu bilmesi biraz zor. Onların Toroslar her zaman ellerinin altında. "Şurada geçit var, burası neymiş" diye bakabiliyorlar. Ama biz 80'lere kadar hiç bakamadık herhangi bir şekilde. Ben mesela şanslı oldum. 90 yılında UNESCO'nun İpekyolu gezisi vardı. Türk bilginlerinden Şinasi Tekin, Harward'da kendisi, gidemedi. Onun yerine ben gittim. Önce Çin'den başlayarak yavaş yavaş orayı görmüş oldum.

Ercilasun: Çin Seddini de gördünüz. Siz öyle mi hayal ediyordunuz? Ben Çin Seddi'ni sanki bir düzlükte Bizans Duvarları gibi düşünüyordum.

Togan: Ben resimlerini görmüştüm. Herhalde beni en çok etkileyen şey Tanrı Dağları'nın bir konumu, ikincisi ise çöl ile vahanın bir anda ortaya çıkması, çöl bitiyor vaha başlıyor. Bir çizgi halinde. Ben ona Türkiye'den alışık değilim. Türkiye'de daha bir geçiş var. Zaten doğrudan doğruya çöl de yok. Mesela çöl olduğu zaman tabii buradaki hiçbir şeye benzemiyor. Vaha başladığı zaman birçok Anadolu kentine, kasabasına gitmiş gibi bir manzara başlıyordu. O müthiş idi bir yerde.

Mutlu:Şimdi bu gözlemlerinizin sizin düşünceniz üzerindeki tarihe ilişkin etkilerini daha sonra sormak üzere birinci sorumun devamına geçelim. Çok da bağımsız değil tabii bu. Ne tür çalışmalar yapıyor Türk Dil Kurumu?

Ercilasun: Atatürk'ten sonra diyebilirim ki bir ikiyi geçmiyor Türk dünyası üzerindeki çalışmalar Türk Dil Kurumu'nda. Bir Kırgız sözlüğünü sayabiliriz, Yudahin'in eseri, bir de 80'lerde Azerbaycan halk yazınından örnekler, Azerbaycan Türkçesi'nden, halk edebiyatından  bir aktarma. Belki aklıma gelmeyen bir iki kitap daha var. Asıl çalışmalar 1990'dan sonra başladı Türk Dil Kurumu'nda. Şu anda Türk Dil Kurumu'nda bu konudaki en büyük çalışma henüz meyvelerini vermemiş olan "Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlük ve Grameri" projesi var. Şu anda yazı dili olarak kullanılan Türkçe'nin 20 kolu var. İşte bu 20 lehçenin sözlüğü karşılaştırmalı olarak bu projenin sonunda ortaya çıkacak. Aynı şekilde grameri de karşılaştırmalı olarak ortaya çıkacak. Tabii bunların her biri 10 - 20 ciltlik kitaplar şeklinde oluşacak. Ancak bu projenin verimleri ortaya çıkmadan önce de 90'lı yıllarda Türk Dil Kurumu Türk Dünyası üzerinde epeyi kitap çıkardı. Bunlardan birkaç tanesi, örneğin Yakut Türkçesi Grameri, Yeni Uygur Türkçesi Grameri, Yakut Türkçesi'nin küçük bir sözlüğü, Yeni Uygur Türkçesi'nin sözlüğü, Altay  Türkçesi Sözlüğü.

Mutlu: Çeviri çalışmaları mı yoksa?

Ercilasun: Bir kısmı çeviri, bir kısmı çeviri ve genişletme, bir kısmı da doğrudan doğruya telif çalışmalar. Mesela Saha Türkçesi'nin grameri ve Yeni Uygur Türkçesi grameri de telif çalışmalar. Bunların zaten bir kısmı o telif çalışmaları hazırlayanların doktora çalışmalarına dayanıyor. Manas yayınlandı Türk Dil Kurumu'nda, Türkmen şairlerinden Hasan Atacanof'un şiirleri hem orijinal metinleriyle hem Türkiye Türkçesiyle, aktarmasıyla hem de üzerinde bir edebi incelemeyle yayınlandı. Gagavuz Türkçesi Grameri, Irak Türkmenlerine ait bir gramer yayınlandı. Bunlar 90'lı yıllardaki çalışmalar. Şimdi bir de ortak çalışmalara başladık. Azerbaycan Bilimler Akademisi Dilcilik Enstitüsü'nün 90'dan önce hazırladığı bir diyalektoloji sözlüğü var: Azerbaycan Diyalektoloji Sözlüğü. Basma imkanları yok, bize gönderdiler. Biz Türkiye'de onların çok kaba müsveddelerini bilgisayara geçirerek birinci cildini yayınladık. Şimdi Türkmenlerden bir gramer geldi. Yine Türkmen bilginleri tarafından Türkmenistan'da hazırlanmış bir gramer. Onun dilini hiç değiştirmeden onların hazırladığı bir biçimde Dil Kurumu'nda basma kararı aldık. Şimdi böyle ortak çalışmalara da başladık. Biraz önce söylediğim projeler, karşılaştırmalı sözlük ve gramer projesi de zaten ortak bir çalışma olarak başladı. Türk dünyasından pek çok araştırmacı bundan üç dört yıl önce buraya geldiler ve bir yıl süreyle bu çalışmanın başlangıcında bulundular. Bu çalışma henüz devam ediyor.

Mutlu: Oradaki dil üzerindeki çalışmaları da koordine eden bir konuma da yavaş yavaş geliyor Türkiye galiba?

Ercilasun: Geliyor diyebiliriz. Yani tam koordinasyon görevini yapıyor diyemeyiz bunun için biraz daha örgütlenme gerekiyor ama yavaş yavaş o konuma gelebilir. Şu anda o cumhuriyetlerdeki Türk kardeşlerimiz bir nevi Ankara'yı ve Türk Dil Kurumu'nu vaktiyle Moskova'daki bilimler Akademisi'nin yerinde görmek istiyorlar, bu eğilimleri var. Tarih Kurumu'nu da Dil Kurumu'nu da Moskova'daki Bilimler Akademisi'nin tarih ve dil enstitülerinin yerinde görmek istiyorlar. Kendileri ile bu bakımdan daha sıkı işbirliği içinde olmamızı istiyorlar. Bir teşkilatlanma meselesi bu yalnız, oralarda da bizim kurumlarımızın şubelerinin olması gerekiyor. Mesela bakın burada Fransız Araştırmaları Enstitüsü var. Aynı enstitünün bir benzeri Taşkent'te de açıldı bir veya iki  yıl önce. Pekala Dil Kurumu'nun ve Tarih Kurumu'nun o bölgelerde bazı şubeleri açılabilir. O zaman bahsettiğiniz koordinasyon, işbirliği, eşgüdüm görevi daha iyi yapılabilir. Buna rağmen biz yapmaya çalışıyoruz bazı şeyler. Bakınız şimdi bir destanlar projesinin de içine girdik bir yıldan beri. Diyelim ki Kırgız Destanları Kırgızistan'daki  bilim adamlarıyla ortak olarak ortaya konacak. Özbek destanları, gerçi Özbek destanı dediğimiz sadece Özbek destanı değil,  örneğin Alpamış destanı, pek çok Türk boyunda var, bunlar Özbekistan'daki bilim adamlarıyla hazırlanacak. Yani bir yandan bir koordinasyon görevini de işlevini de yerine getirmeye çalışıyor Dil Kurumu.

Mutlu: Burada bir başka soru akla geliyor. Örneğin bu mukayeseli çalışma dediğiniz eser ortaya çıktığı zaman bu hangi yazı kullanılarak yayınlanacak?

Ercilasun: Şöyle düşünüyoruz, bunun küçük bir örneği yine benim başkanlığımda bir komisyon tarafından hazırlanan Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü adı altında Kültür Bakanlığı tarafından çıkarıldı. Hatta dört beş baskı yaptı bu eser 90'lı yılların başında. Oradan gelen bilginlerle ben bir yıl kadar ortak çalıştım. Küçük bir örneği dememin sebebi yedi sekiz bin kelime ile sınırlı olmasıydı sözlüğün. Türkiye Türkçesi'nden  yedi sekiz bin kelimenin sekiz Türk lehçesindeki karşılıkları veriliyordu. Tanım yok yalnızca bir karşılıklar kılavuzuydu bir bakıma ve tabii Latin harfleri kullanılmıştı. Dolayısıyla bu hazırladığımız karşılaştırmalı hazırladığımız sözlük ve gramerde de Latin harflerini kullanacağız. Zaten oradaki Türklerin bir kısmı Latin harflerine geçtiler. Ancak bu Latin harfleri içinde, yani 29 harften ibaret olmayacak bazı özel harfler ve işaretler de kullanacağız. Çünkü her Türk lehçesinin kendisine özgü sesleri var. Onlar için özel harfler ve işaretler kullanacağız. Ama esası Latin harfleri olacak.

Mutlu: Sizin bu konuda bir sorunuz var mı?

Togan: Türk tarih çalışmalarıyla dil çalışmalarını bir arada düşünerekten bu yüzyıl içersinde bakınca önce tabii Türkiye'de dışarıdan gelen bilim adamları vardı. Bunların büyük bir kısmı dilciydi, Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu gibi. Bir de tarih ve etnoğrafya alanlarında Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi bilginleri vardı. Onlarla başlayan çalışmaları düşünüyordum. Onların değişik yerlerden gelmiş olmaları, değişik deneyimlerinin olmuş olması ve tabii özellikle Zeki Velidi Togan'ın kendisinin bizzat bu mücadele içersinde bütün doğduğu Başkurdistan'dan Afganistan'a kadar, Özbekistan, Türkmenistan ve tüm Orta Asya'yı görmüş olması çerçevesinde onların burada başlattıkları çalışmalar eski tabirle şuurlu oldu. Halbuki Sovyetler Birliği döneminde yapılan hem diyalektoloji hem tarih çalışmaları her halkın kendisini öğrenmesine yönelik oldu. Onun için şu anda bahsettiğiniz koordinasyonun bizim tarafımızdan yapılması gereği umarım geçicidir. Gelecekte bütün akademilerin, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan hepsinde kendilerinden başka Türk dillerini ve kendilerinden başka Türk tarihlerini araştırmaya yönelik olurlar diye biz ümit ediyoruz. Yani 21. Yüzyılda daha karşılaştırmalı işleri karşılaştırmalı kadrolarla gerçekleştirmeliyiz.

Ercilasun: Yani bu işi yalnız Türkiye yapmasın. Türkmen lehçesini yalnız Türkmen değil sözün başında da söylediğim gibi diğer lehçelerdeki bilim adamları da araştırmalı.

Togan:  Ama tabii şu anda çok başlangıçtayız. Yani bulunduğum özel konuşmalardan edindiğim izlenim insanlar zaten uzun bir süre kendisine bakamamış. Şimdi kendisini bırakıp komşusuna bakması mümkün değil. Ama öyle bir dönüm noktasına gelindiği zaman bu olacak. Nitekim bunun belirtileri şöyle eski tarihte görülüyor. "Kadim Türkler" adı altında Göktürk dönemi, hepimizin ortak tarihinin bir parçası sayılıyor. Onun için değişik Türk Cumhuriyetlerinde Göktürkler üzerine çalışmalar yapıldı, kitaplar olarak da çıktı. Yani o tabii diyakronik bir yaklaşım. İlerde bu senkronik hale de dönüşür. Çünkü herkesin kendi köşesinden gördükleri bir araya geldiği zaman daha güzel daha hareketli sentezi de vermeniz mümkün olur. Ama ben Ahmet Bey konuşurken başka bir şey de düşünüyordum. Zeki Velidi Togan 60'lı yılların başında, Ahmet Bey'in de öğrencisi olduğu yıllarda artık sahayı ihtisas alanları olarak bölüştürmeye başladı. Halbuki dilciler bunu yapmadılar benim bildiğim kadarıyla. Ahmet Bican, benim uzaktan bildiğim kadarıyla, Gazi Üniversitesi'nde verdiği tezlerle bu eski geleneği yeniden canlandırdı. Dil Kurumu Başkanı olunca da, bu sefer Türkiye'ye geçmiş bilginler tarafından değil de Ahmet Bey'in yetiştirdiği değişik öğrencilerin yüksek lisans ve doktora çalışmalarıyla bu saha yeşermeye başladı. 1990 sonrası dağılmasının hemen ardında hazır bir ekip vardı. Ahmet Bican'ın yetiştirdiği hazır bir ekip o lehçeleri öğrenmişlerdi. Böylece ilişkilerin kurulması kolaylaştı.

Ercilasun: Ben bu tür çalışmaları 1983 yılında başlatmıştım. Bu konularda doktora ve master tezleri veriyordum. 1990'a gelindiğinde bölge dillerini yazıp okuyan bir araştırmacı yetişmeye başlamıştı.

Togan: Ahmet Bican'ın söylediği önemli ve doğru bir konu. Dil alanında böyle olmasına rağmen tarih alanında böyle bir çalışma yapılmamıştı. Bugün tarih alanında eser verenlerin bir kısmı 90 öncesinden, bir kısmı 90 sonrasından. 90 öncesinden olanlar ve halen devam edenler örneğin Zeki Velidi Togan'ın zaten yetiştirdiği beş altı kişi. Biz hâlâ devam ediyoruz değişik alanlarda. Ama orada dördüncü kuşak devreye girdi dil alanında. O güzel oldu. Yani bizim tarih alanında dördüncü kuşak çok daha yavaş. Kişi olarak var da ihtisas alanı olarak, "Ben bu alanın adamıyım, ben bu alanı iyi bilirim" diye yetişen ve baştan itibaren bu görevler verilen insan az oldu bizde. Bu açıdan bence dil çalışmalarında diğer cumhuriyetlerle yapılan görüşmeler de daha bir tartışma esasına oturabiliyor. Biz ise daha yeni kurmaya çalışıyoruz.

Mutlu: Siz bu topraklarla, hakkında tarih okuduğunuz ya da çalıştığınız topraklarla ilk karşılaştığınızda, bu okuduklarınız ya da çalıştıklarınız üzerinde nasıl bir etki yarattı bu buluşma?

Togan: Aslında bir bakıma şanslı da oldum. Çünkü ben kendi bilimsel çalışmalarıma babamın doğduğu yerlerden başlamadım. Doğu Türkistan bölgesinden başladım. Çince öğrendim. Babamla alakası olmayan bir ortamda Türk tarihini öğrenmeye çalıştım. Bir yerde, kendim, duyguyla akıl arasında nasıl bir denge kuracağımı bilmediğim için... olmuş olan bir şey sanıyorum. Ama seyahat oradan başladı. Benim yaptığım bir şey değildi. UNESCO seyahati de Çin'den başladı .

Ercilasun: Yani aslında Türklerin tarihte takip ettiği yolu mu izlediniz?

Togan: Tabii o da var, biraz tesadüfler de söz konusu. Biz 1990 yılında 35 gün otobüslerle dolaştık ve o da benim bilimsel araştırma yaptığım alanda oldu. O zamanlar ben daha Doğu Türkistan üzerinde uğraşıyordum, yavaş yavaş Pamirler'e doğru geliyordum, batıya doğru, Ahmet Bican'ın şimdi bahsettiği gibi. Ama 90'ın Aralık ayında Başkurdistan'da babamın yüzüncü yılı kutlandı. O zaman için bu bir ilk olaydı. O zamana kadar siyasi açıdan bazı mahsurlar vardı.

Ercilasun: Yani Togan kendi ülkesinde, Başkurdistan'da yasak mıydı?

Togan: Evet. 90'ın Aralıkı'nda üç kurumun işbirliğiyle, Başkurdistan Devlet Üniversitesi, Yazarlar Birliği ve Bilimler Akademisi birleşerek bir Zeki Velidi Togan haftası yaptılar. O zaman yani hiç planlanmadan, ben ağustos ayında Çin Seddi'nden Urumçi'ye kadar gelmiştim ağustos ayında. Aralık ayında da babamın doğduğu yerleri gördüm. Onun için önce çalıştığım yerleri gördüm sonra atalarımın geldiği yerleri gördüm. Bu devam ediyor. Daha sonra Ukrayna'ya gittim, annemin babası Nogay'dır. Dedemin dedelerinin dolaştığı yerleri gördüm. Annem Kırım Tatarı, anneannem Kırım'dan, annemin babası Nogay, babam Başkurt, ben Türkiye'de doğdum büyüdüm. Böyle bakınca zaten sadece kendi atalarımın dolaştığı yerleri göreyim deyince çok yere bakmak icap ediyor. Böylece tarihle bizim ailenin tarihi, milletimin tarihi iç içe olmuş oluyor.

Mutlu: Çok güzel bir deneyim. Böylece buradan özellikle bu bölgenin tarihi konusunda yalnızca Türkiye'de değil, yurtdışında da nasıl çalışmalar yapılıyor, Avrupa'da, Amerika'da, kendi içlerinde ne gibi çalışmalar yapılıyor, gibi sorulara geçeceğim ama buna bağlantılı olarak dille ilgili Türkoloji ile ilgili çalışmaları ne durumda hem dünyada hem de Türkiye'de? Gerçi bizdeki çalışmaları bir ölçüde öğrendik ama...

Ercilasun: Tabii Türkiye'deki üniversitelerde 90'dan sonra bu konudaki çalışmalar çok arttı. Bizde de Türk Dili'nin tarihi dönemlerine çok ilgi vardı. Yaşayan Türk lehçeleri ile çok uğraşılmıyordu. 90'dan sonra bu çalışmalar arttı. Türkiye dışında batı ülkelerinde ise tersine, yani bizde olmayan ilgi az sayıda uzmanla da olsa Avrupa ülkelerinde ve özellikle ABD'de vardı. 1976 yılında ben Amerika'ya gittiğim zaman Türkiye'de göremediğim, Türkiye'de arayıp da bulamadığım pek çok yayını oradaki üniversitelerin kütüphanelerinde gördüm. Oradan edindim fotokopi yoluyla. Örneğin şimdi Türkiye'ye çok sık gidip gelen Azerbaycanlı büyük şair Bahtiyar Vahapzade'nin kitaplarını, 1976 yılında Amerika'da Seattle'daki Washington Üniversitesi'nin kütüphanesinde tanıdım. Kazak Muhtar Avezov'un veya Özbek Aybek'in romanlarını orada kütüphanede gördüm ve oradan alıp orijinallerini okumaya başladım 1976 - 77 yılında. O zaman ABD'de bugünkü Özbek Türkçesi'ni konuşabilen genç insanlar vardı. Daha sonra onları Türkiye'de İstanbul Üniversitesi'nin düzenlediği Türkoloji kurultaylarında da gördüm. Demek ki az sayıda da olsa, gerçi ABD böyle çalışıyor, ama gerçekten o alanların uzmanlarını yetiştiriyordu. Yani bir modern Özbekçe'nin uzmanı, modern Özbek edebiyatının uzmanı Orloff vardı örneğin ABD'de, şimdi kendisi emekli. Şu anda da onun öğrencileri devam ediyor. Ama şu anda diyebilirim ki belki Türkiye bu açığı kapatıyor ve hatta önüne geçiyor. Ancak yine de Amerika'da da, Avrupa'da da bu çalışmalar durmuş değil. 1959 yılında Avrupa'da çıkan Fundemental isimli temel bir kitap var. Türkoloji temel kitabı bu. Tam adı neydi İsen Hanım?

Togan: Fundamenta Turcicae Philologicae...

Ercilasun: Yani bu Türk filolojisinin temel kitabı. Dolayısıyla orada yaşayan Türk lehçelerini hakkında da, tarihi Türk lehçeleri hakkında da temel bilgileri içine alan yazılar vardı. 64 yılında çıkan cildinde de bu ülkelerin modern edebiyatları hakkında da, örneğin Kazak edebiyatı, Özbek edebiyatı ayrı ayrı, temel bilgileri içine alan yazılar vardı. Yani onlar demek ki bu çalışmalara 50'li 60'lı yıllarda da devam ediyorlardı. Şimdi mesela Almanya'da ilginç bir çalışma var. Almanya'da Kazakların Latin alfabesine  geçmesinin ilmi temelleri araştıran bir proje var. Oradaki bir üniversitede çalışan ilim adamları, Marsel Erdal isimli İsrailli bir bilim adamı, şu anda Almanya'da çalışıyor. İsrailli bir bilim adamının yürüttüğü bir proje var. Bu geçişin ilmi temelleri araştırılıyor. Bu konuda da Kazak bilimler akademisiyle işbirliği içindeler. Bu konuda bir sempozyum da düzenlendi. Bu sempozyuma beni de çağırdılar. Bu tür çalışmalar Avrupa'nın diğer ülkelerinde de görülüyor. Fransa'da Re'my Dor. Kırgız dili ile ilgili  çalışmaları ile ünlüdür. Afganistan'da Pamir Kırgızlarına gitmiş ve oradaki metinleri derlemiş ve bunun üzerine kitaplar yazmış. ABD'de aynı Kırgızlar üzerinde sosyolojik çalışmalar yapıldı, Re'my Dor da dil çalışmaları yaptı. Türkiye'ye 12 Eylül'den sonra Afganistan'dan bazı Türkler getirildi. Biz buraya getirilenlerden bazı metinler derlemeye başlamıştık, 80'li yıllarda. Re'my Dor daha önce bu çalışmaları yapmıştı. Ondan da önce gerek Afganistan'dan gerek Doğu Türkistan'dan derlemeler yapan İsveçli bir bilgin var. Gunnar Jarring'den bahsediyorum. Demek ki orada bunların temeli bayağı eskilere gidiyor. Bizde belki bir tek Saadet Çağatay'ı söylemek gerekiyor. O  yaşayan lehçeler üzerine aşağı yukarı 60'lı yıllardan beri hatta 50'li yıllardan beri çalışmıştır ama işte onunla sınırlı kalmıştır.

Mutlu: Peki bu sınırlı kalmanın sebebi ne sizce?

Ercilasun: Şimdi çeşitli sebepleri var. Önce gidip gelemiyorsunuz. Her şeyden önce yaşayan lehçe üzerinde çalışabilmek için o bölgeye, o lehçeyi konuşanların arasına gitmeniz gerekiyor.

Mutlu: Amerikalılar nasıl gitmişler?

Ercilasun: Yani bizim kapılarımızı neden bu kadar sert bir şekilde kapadığımızı ben bugün dahi hâlâ anlayabilmiş değilim. Yani bu soğuk savaş döneminin iki büyük öncüsü Rusya ve Amerika birbirleriyle soğuk savaşı yürütüyorlar, işte biz de arka planda kalıyoruz. Ama 76'da Amerika'ya gittiğim zaman bu soğuk savaşa rağmen ilmi münasebetlerin mevcut olduğunu, kitap alışverişinin mevcut olduğunu gördüm. Hatta Rusça öğrenen Amerikalı öğrenciler vardı. Hatta hayretle şunu gördüm ki Amerika'da en çok öğrenilen dil İspanyolca idi. İkinci sırada Rusça ve Fransızca geliyordu. Bu öğrencilerin yaz aylarında, bakın 76 yılında diyorum, Moskova'ya, uygulamalı olarak dillerini geliştirmek üzere anlaşmalarla iki üç aylığına gittiklerini de gördüm.

Mutlu: O zaman soğuk savaş dışında Türkiye'nin bir protestosu var galiba.

Ercilasun: Türkiye'nin kendi tutumunda bence biraz güvensizlik var o zaman. ABD'de böyle bir güvensizlik söz konusu değildi herhalde, dolayısıyla Türkiye'nin kendi tutumunda bu güvensizlikten doğan bir aksama mevcut. Pekala karşı olabilirsiniz ama bir yandan kültürel ve bilimsel temasları da yürütebilirsiniz.

Mutlu: Evet, bilimin bu kadar sınır tanımaması gerekir diyorsunuz.

Ercilasun: Bence tanımamalı evet.

Mutlu: Peki o yöreyle ilgili tarih çalışmaları bakımından ne diyebiliriz?

Togan: Türkiye'dekilerle yurtdışındakiler birbirinden farklı, örtüşmüyor bir yerde. Türkiye'dekiler bilindiği gibi, Zeki Velidi Togan'ın kurduğu Genel Türk Tarihi Kürsüsü o çerçevesinde yapılan çalışmalar bütün dönemleri ve bütün bölgeleri kapsıyordu. Bizim derslerimizde örneğin bugünkü yaşayan halklara gelecek kadar da birçok gördük bazı seneler. Ama bu alanda çalışan kişiler arasında 60'tan sonra bir işbölümü oldu. Mesela Mehmet Saray Rusça öğrendi, İngiltere'ye gitti. Böylece İngilizce ve Rusça bilerek çalışmalarına başladı. Türkmenler üzerinde çalıştı. 90'dan sonra diğer cumhuriyetlerle, demek ki modern devir 19. Yüzyıl ve sonrasıyla uğraştı. Nadir Devlet de o dönemlerdendir gene. O da hem zaten Rusça bilmesi ve kendisinin de Kazan kökenli olması dolayısıyla bugünkü çalışmaları eskiden başlatmıştı. Şimdi bir de 90'dan sonra başka bir ortam var diye bunu anlamaya çalışan Büşra Erşanlı gibi veya Nadir Özbek, kendisini tanımıyorum, gibi doktora çalışması yapan gençler var. Nadir Özbek Amerika'da, Büşra Ersanlı Türkiye'de. Eskiden mesela Amerika'da bütün bu çalışmalar "Sovyet Milliyetleri Çalışmaları" ve "Sovyet Çalışmaları" adı altındaydı. Dünya bölünmüş olduğu için o bölünmelerin içinde yürütülüyordu çalışmalar. Mesela Ortadoğu çalışmaları, Sovyet çalışmaları, Çin çalışmaları gibi. Ama hem Sovyetler Birliği'nin çözülmesi hem de Çin'i anlamakta zaman zaman çekilen güçlükler bir yerde 90 sonrasında Amerika'da bu çalışmaları sırf bu enstitülerin ilgili olduğu konular olmaktan kurtardı. Çok değişik sosyal bilim dallarından gelerek eğilenler var. Halbuki soğuk savaş döneminde çalışmalar geliyordu. Ahmet Bican'ın dediği gibi gidilip geliniyordu, kitap alışverişi oluyordu. Fakat makro seviyedeki düzen o dünya düzeni içerisindeydi. Şimdi daha serbestleşti.

Mutlu: Bu üniversitelerin değişmesi ile de bağlantılı değil mi?

Togan: Dünya değişti şimdi. Dünya değişince üniversiteler de değişti tabii ama Sovyet çalışmaları yok artık. Onun yerine Rusya çalışmaları var. Ama mesela şimdi bağımsız cumhuriyetler var. O bağımsız cumhuriyetlerle, sosyoloji yöntemleriyle uğraşanlar, dil yöntemiyle uğraşanlar, tarih açısından bakanlar var. Evvelce hepsi Sovyet çalışmaları adı altındaydı. Her türlü malumat o zamanki dünya düzenine uygun gidiyordu. Şimdi biraz daha farklı ve hareketli oldukça. Örneğin ODTÜ'de eskiden benim öğrencim olmuş olan bir hanım Amerika'ya gitmiş. Orta Amerika'nın bir üniversitesinde Sovyet çalışmalarına başlamış. Sonra dünya değişmiş o da Kazakistan'la ilgili çalışmaya başlamış.

Mutlu: Benim bir arkadaşım var Western Michigan Üniversitesi'nde galiba Aydın Çeçen. Yılın en az altı ayı oraya gidip geliyor. Zannediyorum ABD'de bu alandaki çalışmalara da oldukça fazla burs veriliyor. Kendisi araştırma merkezinin de başına getirildi.

Togan: Ben Utah'da bir konferansta karşılaşmıştım kendisiyle. Hatta o zaman çıktı onunda bildirisinin olduğu kitap. Rethinking in Central Asia kitabın adı. Korkut Ertürk'ün derlediği bu kitapta Çeçen'in de bir çalışması var.

Mutlu: Ben uzun süredir kendisiyle görüşemedim ama sonuç olarak ondan çıkararak söylediğim şey ABD'nin özellikle bu bölgeye farklı bir bakışla yaklaştığı ve bu tür çalışmaları desteklediği.

Togan: Öbür taraftan bakınca 90 öncesi ve sonrası Türkiye ve Türkiye dışı çalışmalara bakarsak, bu çalışmaların birbiri ile örtüşmediğini görüyoruz. 90 sonrasında halbuki bizde de çeşitlilik var, orada da var. Yani o bakımdan enteresan bir yerde.

Mutlu: Peki Amerika dışındaki çalışmalar nasıl?

Togan: Almanya'da güzel projeler üretiyorlar şimdi. Eskiden tabi Türkoloji ve Mongolistik  içersinde bu sefer bölünmüş oluyordu alan. Halbuki şimdi o kadar sınırlı değil. Şimdi Berlin'de olan Ingeborg Baldar alfabe değişikliğinin kültürle olan ilintisi hakkında oldukça kapsamlı bir çalışma yaptı. Çok değişik yerlerde dilciler çalışmalar yaptı. Destan çalışmaları çok güzel bir şekilde devam ediyor. Mesela az önce Ahmet Bican bahsetti, bir destan yalnızca bir halkın malı değil. Bunların en güzel örneklerinden biri Alpamış Destanı ve Edige Destanı'dır. Edige herkesin destanı, Edige bir halk kahramanı, tarihsel bir şahıs. Ama tarihte yeniliyor yalnız halkın hafızasında bugüne kadar yaşıyor. Hangi cumhuriyete gitseniz orada bir  Edige çalışması var ve bunlar üzerinde örneğin Karl Reichl çalışıyor.

Ercilasun: Reichl Kara Kalpak Destanları üzerinde de çalışıyor, müziği üzerinde de çalışıyor, Edige üzerinde çalışıyor.

Mutlu: Çok disiplinli bir yaklaşım gerekmiyor mu  acaba buraya yönelik olarak? Çünkü mesela gündelik hayat sosyolojisine, biliyorsunuz  etnoğrafi artık biraz gündelik hayata da bakmaya başladı, o tür çalışmalar yapılıyor mu acaba? Tabii sizin alanınıza girmiyor ama?

Togan: Evet yapılıyor. Yani mesela inançla ilgili olarak, hem gündelik hayatla ilgili olarak birkaç düzeyde çalışmalar yapılıyor. Ancak daha herhalde bu çalışmaların hepsi bizi çok fazla aydınlatan çalışmalar olmaktan ziyade, epeyce bir öğrenme süreci var hepimiz için.

Mutlu: Türkiye orijinindeki çalışmalardan söz ediyorsunuz.

Togan: Yok genel olarak söz ediyorum. Daha önce Sovyet geneli içersinde o bölgeye bakıyorduk ve bambaşka şeyler görünürken şimdi başka şeyler gözüküyor. Bütün bunları öğrenme süreci içersindeyiz.

Mutlu: Ama tabii bu da araştırmayla birlikte yürümesi gereken bir şey. Peki bu araştırmalar için Türk Dil Kurumu'nun problemi nedir bilemiyorum ama, tarihçiler için para bulma nasıl gerçekleşiyor?

Ercilasun: Tarih Kurumu'nun da Dil Kurumu'nun da Devlet Planlama Teşkilatı'nın desteklediği bazı projeleri var. Biraz önce bahsettiğim Türk Dil Kurumu'nun projesi Planlama Teşkilatı'nca desteklenen bir proje.

Togan: Ama bu destekler bugünkü kültür ile değil de mesela arkeoloji ve yine kitabi olan Çin kaynakların Türkçe'ye aktarılması ile ilgili.

Mutlu: Sizin bireysel olarak aklınızdan geçen bir araştırma konusunda bir yere başvurup "Ben para istiyorum, şunu destekler misiniz" diye başvurabilme olanağınız var mı örnek olarak?

Togan: Herhalde vardır ama ben onu yapmadım.

Mutlu: Peki yapan olabiliyor mu?

Togan: Yapan olabiliyor tabii. Örneğin Kültür Merkezi'ne, Tarih Kurumu'na başvurulabiliyor.

Mutlu: Ben de üniversitenin içersinde olduğum için bu araştırmaların desteklenmesinde sıkıntılar yaşandığını biliyordum. Hiç değilse bu alanda demek ki fazla sıkıntı yok.

Togan: O kadar büyük bir zorluk olduğunu tabii ben söyleyemem. Yani bir yerde araştırma fonları kadar araştırma politikalarını, neyin nasıl yapılacağını henüz öğrenme sürecinde olduğumuz kanısındayım.

Mutlu: Peki bu süreç ne zaman bitecek?

Togan: Hiçbir zaman bitmez ama bir on yılımız daha var herhalde bazı şeyleri yerine oturtabilmemiz için.

Ercilasun: Yani Türkiye neleri araştırmalıdır, daha doğrusu  öncelikleri nasıl olmalıdır?

Togan: Bizim için öncelikler nedir, mesela araştırılanlar için öncelikler nedir, bunları bilmiyoruz. Bir yerde daha keyfi bir tavır güdüyoruz.

Mutlu: Bir politika olması gerekir diyorsunuz o zaman.

Togan: Boşlukları görmek açısından, ihtiyaçları görmek açısından, tartışma alanları açmak açısından yararlı olabilir. Siz daha çok yapıyorsunuz herhalde.

Ercilasun: Hepimiz bir bilim adamı geleneğinden geldiğimiz için, yani pek siyasetçilerin politikası ile çok yakından ilgilenmiyor olabiliriz ama belki ilgilenmek gerekir.

Togan: Siyaseten söylemedim ben bunu. Şu anda Türkiye'deki Sinologların yarısından fazlası Hunlar üzerinde çalışıyor mesela. Yani bu alanda bir akademik birikme var.

Mutlu: Şimdi zamanımızı doldurduk. Zannediyorum sizin demek istediğiniz politika yapıcılar hangi alanlara daha fazla kaynak yaratılmasını belirleyecek olurlarsa o zaman sizin söylediğiniz yön çizilmesi de söz konusu olur. Burada bir buluşma oluyor tabii ister istemez politikayla. Çok teşekkür ederiz programımıza katıldığınız için. Bir başka programda buluşmak üzere hoşça kalın...

pc12.soc.metu.edu.tr    (24.10.1999, Ankara)

 


Anket

  Yabancılara Türkçe öğretimi sahasında bizzat sahada çalışan öğreticilerin katkıları olmadan üretilen çözümlerin, doğru çözümler olabileceğini düşünüyor musunuz ?

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    513349 Ziyaretçi