FARSÇA TÜRKÇE ETKİLEŞİMİ ASGAR DİLBERİPUR

 



FARS DİLİ VE EDEBİYATI İLE TÜRK DİLİ VE

EDEBİYATININ KARŞILIKLI ETKİLEŞİMİ*



Asgar Dilberîpûr *





Giriş

Bilimsel, sanatsal ve edebî özelliğe sahip bütün diller farklı açılardan birbirlerinden etkilemekte, aynı zamanda birbirlerini etkilemektedirler. Bu etkileşim ve bir dilde kullanılan yabancı sözcüğün varlığı, söz konusu dilin mevcûdiyetinin zarar görmemesi koşuluyla makûl ve makbûldür. Yani yabancı bir dilden alınan unsurlar dilin kendine ait unsurlarını azınlık durumuna gertirecek ölçüde olmamalı, yabancı unsurları egemenliği altına almalıdır. Diğer bir zarar da bir dilin dilbilgisel unsurlarının başka bir dile girmesi ve onun yapısını bozması durumunda ortaya çıkar. Yabancı bir unsurun mevcût olmadığı saf ve hâlis bir dil, sadece küçük kabilelerde ve uygarlıktan uzak kalmış topluluklarda görülebilmektedir. Türk dili, asırlar boyunca farklı dillerden ve bu arada Farsça’dan etkilenmiş dillerdendir. Türklerin eski dillerinde yabancı sözcükler nadiren görülmektedir. Sözgelimi Orta Asya’da yaşamış olan Göktürklerin dilindeki yabancı sözcükler bu dili oluşturan bütün sözcüklerin yüzde birinden daha azdır. Bu sayı, Türklerin yerleşik hayata geçmeye başladıkları Uygurlar döneminde yüzde beşe ulaşmış, zamanla Türkçe yazılı edebiyatın gelişmesi ve Türk topluluklarında İslâm dininin yayılmasıyla artmaya başlamıştır. Sözgelimi Türklerin ilk yazılı yapıtı olan Kutadgu Bilig’de 239 yabancı sözcük (Arapça ve Farsça) vardır. Edîp Ahmed’in Firdevsî’nin Şah-nâme’sinin vezninde yazdığı Atabetü’l-Hakâik adlı eserindeki yabancı sözcüklerin sayısı daha da çoğalmış ve yüzde yirmiye ulaşmıştır. İslâm kültürünün ve Fars dili ve edebiyatının esaslarına dayanan divan edebiyatı meydana geldiğinde, yabancı sözcüklerin (Arapça ve Farsça) sayısında artış olmuştur. Sözgelimi Nef’î ve Nâbî’nin divanlarında bu sözcükler sırasıyla yüzde 60 ve 65’e ulaşmıştır.[1] Divan şiirinde kullanılan Farsça sözcüklerdeki bu artış öyle bir hadde ulaşmıştı ki, yalnızca fiiller Türkçe söylenir olmuştu. Bâkî’nin aşağıda metnini verdiğimiz gazelinde Türkçe fiillerin dışında 30 yabancı sözcüğe (20 Farsça sözcük ve tamlama ve 10 Arapça sözcük) karşın sadece iki tane Türkçe sözcük göze çarpmaktadır:



“Subh-dem bülbül niyaz ettikçe geldi naze gül

Râz-ı aşkı der-miyân etti açıldı taze gül

Oldu sahn-ı bağda peydâ gül efşânlarına

Hâsılı döndü çemen bezminde ateş-bâz gül

Uymadı bir gün hava-yı bülbül şûrîdeye

Meyl eder dâim nesîm-i subh ile pervaze gül

Bir yere cem eylemiş evrâk-ı nâz ve şiveyi

Rişte-i canından etmiş bülbülün şirâze gül

Göklere ergördü Bâkî gulgul-i aşkun senün

Salmadın rûy-i zemine hüsn ile avâze gül”



Lale devrinde başlayan ve özellikle de Tanzimat ve Islahat fermanlarının ilanıyla birlikte gündeme gelen Batılılaşma hareketi ile doğulu değerler göz ardı edilmiş; daha sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan millî edebiyat hareketi ve geleneksel şiirle muhalefetin ilk adımı olan Batıcılık hareketi gibi akımlar ile divan edebiyatı ile muhalefet doruk noktasına ulaşmış, netîcede Fars dili ve edebiyatı etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir. “Harf inkılabı” ve “alfabe değişikliği” ile aynı zamanda ortaya çıkan sadeleştirme akımıyla birlikte, Türk dilinde yeni bir tarz ortaya çıkarılmış ve Türk dilini Doğu kökenli sözcüklerden arındırmak amacıyla çok yönlü girişimler başlatılmıştır. Buna rağmen hâlâ birçok Farsça sözcük ve tabir Türk dili ve kültürünün muhtelif sahalarındaki varlığını sürdürmektedir. 338 kitap ve 142 dergiden bir milyon sözcük seçilerek hazırlanan ve “Türk Dil Kurumu” tarafından basılan “Yazılı Türkçenin Kelime Sıklığı Sözlüğü”nde çok kullanılan sözcükler arasında yer alan kimi Farsça sözcük ve tamlamalarla karşılaşmaktayız. Bunlar arasından “hiç” (1509 defa); “hem” (1274 defa); “çünkü” (1226 defa); “diğer” (1136); “pare” (1046 defa); “hemen” (929 defa); “tek” (833 defa); “herkes” (741 defa); “eğer” (661 defa); “renk” (545 defa); “parça” (535 defa); “duvar” (410 defa)… sayılabilir.



Biz bu makalemizde, Türk dilinin değişim sürecinde Farsça’nın konumu üzerinde durduktan sonra Farsça’nın Türkler arasında nüfûzunda etkili olan faktörlerden, Farsça sözcük ve tabirlerin Türk diline nüfûz şeklinden, etkileşimin çeşitli yönlerinden ve son olarak Türk dilinin Fars dili ve edebiyatına etkilerinden söz edeceğiz.



a. Türk Dilinin Değişim Sürecinde Farsça:



Art arda gelen coğrafî değişimler, din değiştirme ve alfabe değişikliğinde yapılan girişimler, Türk ulusunun hayatını ve zımnen bu milletin dilini değişim ve dönüşüm sürecine sokmuştur. Türk dili tarihi incelemeleri iki ayrı dönem içerisinde ele alınabilir. Birinci dönem, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna (h. 699) kadar sürmüştür. İkinci dönem ise, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla aynı zamanda başlamıştır. Birinci dönemde konu, genel Türk tarihi çerçevesinde incelenmekte olup Türkçe konuşan tüm topluluk ve ulusları içerisine almaktadır. İkinci dönemde ise konu, Türkiye’nin coğrafî sınırları çerçevesinde incelenmektedir.



Türkler İran platosuna ayak bastıkları ilk günden itibaren İran kültürü ve bu kültürün en değerli göstergelerinden biri olan Fars diliyle tanışmışlardır. İran topraklarına dağıldıkları zaman tanışıklık ölçülerini genişletmişler, İran kültür ve edebiyatını kendi toplumlarında sindirmişlerdir. Her ne kadar ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar zamanında Türk dili Türkler arasında yaygın olmuşsa da, birçok yazar bilimsel ve dinî eserlerini Arapça kaleme almış, Farsça ise edebiyat dili olarak bir konum elde etmiştir. Karahanlılar Araplar’dan aldıkları kavram ve mefhûmları Farsça yoluyla dillerine sokmuşlardır. Sözgelimi h. 463 yılında Yusuf Has Hacip tarafından Hakanlı Türkçe’siyle yazılan ve Türklerin en eski yapıtı olan Kutadgu Bilig’de İran etkisi dilde, vezinde ve biçimde kendisini göstermektedir. Bu kitap İran kültür sahasının dışında bir bölge olan Bilasagun’da yazılmış olmasına rağmen içinde çoğunluğu (18 sözcük) devlet işleri ve edebiyatla ilgili olan 31 Farsça sözcük görülmektedir. Yapıt, Firdevsî’nin Şah-nâme’sinin vezninde yazılmıştır.



Hicrî V ve VI. yüzyıllarda Türk boyları çoğunluğunu Farsça konuşan halkın oluşturduğu bölgelerde egemenlik kurmuşlar ve Farsça’yı edebiyat dili olarak saraylarında kabul etmişlerdir. Gazneliler, Büyük Selçuklular ve Harzimşahlar sarayda Farsça konuşulmasını gelenek haline getirerek edebî eserlerin bu dilde yazılmasını yaygınlaştırmışlardır. Selçuklular’dan Melikşah ve Tuğrul; Harzimşahlar’dan Atsız ve iki oğlu Alâaddin ve Tacüddin, ki bunlar aynı zamanda şairdiler, gibi bazı Selçuklu ve Harzimşah sultanları Farsça konuşanlara saygı duymuşlar, onlara değer vermişlerdir. Bu dönemde Türk şairler şiirlerini Farsça söylemişler, içerisinde Türkçe beyitlere yer verdikleri veya Türkçe birkaç sözcük ve tabir kullanmakla yetindikleri mülemmalar yazmışlardır.



Küçük Asya Selçukluları hâkimiyeti ele aldıklarında Arapça’nın yanında Farsça da ilmî bir özellik kazanmış, İran kültürü mutlak egemenliği ele geçirmiştir. Bu dönemde Türkçe yazılan eserler, genelde edebî ve ahlâkî nitelikte Farsça veya Arapça eserlerin tercümeleridir. Örnek olarak şu eserleri hatırlatabiliriz:



Nâsirüddin Ahmed b. Mahmud tarafından bir araya getirilen Farsça ve Arapça eserlerden seçmeler olan Behcetü’l-Hadâik fî Mevizetü’l-Halâik ve mirâs konusunu işleyen Ferâiz adlı kitabın tercümesi ile tezkirelerde geçen ancak günümüze ulaşmamış buna benzer birçok eser. I. Gıyâseddin Keyhüsrev, Rükneddin Süleyman ve Alâaddin Keykubad gibi Selçuklu sultanlarının bir kısmı Fars dili ve edebiyatına ilgi duymuşlar, Farsça’yı devletin resmî dili olarak tanımışlardır.



Hicrî VI. yüzyılın ikinci yarısında Türk yazılı edebiyatında hareketlenme başlamış ve bu hareketlenmenin başında tasavvuf önemli bir rol oynamıştır. Zira tasavvuf, İslâm öncesi Türklerin inanç, ahlâk ve hattâ tapınç sistemleriyle İslâm sonrası Türklerin inanç, ahlâk ve tapınç sistemleri arasında bir buluşma noktası olmuştur. Türkler bu akım sayesinde duygularını aktarmada kendi dillerini kullanmaya başlamışlar ve onu edebiyat dili olarak nitelemişlerdir.



Moğollar başa geçtiklerinde İran dili ve edebiyatıyla ünsiyet kazanmaları biraz zaman almıştır. Her ne kadar Moğol hâkimiyetiyle Türkçe ve Moğolca birtakım sözcük ve tamlamalar Farsça’ya girmişse de Farsça yayılmaya devam etmiş ve el-Evâmiru’l-Alâiye, Musâmeretü’l-Ahbâr, Tebsiretü’l-Mubtedâ ve benzeri eserlerin sahibi Bahauddin Veled, oğlu Celâleddin, Atâmelik Cüveynî, Fahreddin Irâkî … gibi farklı sebeplerden ötürü İran’ı terk etmeye mecbûr kalmış olan bilginler aracılığıyla Farsça saygı görmeye devam etmiştir.



Akkoyunlu ve Karakoyunlu emirlerinin her biri de kendi payınca Farsça’nın yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Cihan Şah gibi şiire ilgi duyan bazıları da arkalarında Farsça divan bırakmışlardır.



Timurlar döneminde Nizâmî’yi izleyerek ilk defa hamse yazan Ali Şîr Nevâî gibi Türk dilini edebiyat dili yapmak ve onu Farsça’nın yerine koymak isteyen şairler ortaya çıkmıştır.



İkinci devresinde Türk dili aşağıdaki beş dönemden geçmiştir:



1) Birinci dönem (1299-1453): Bu dönemde Türkçe tamamen yabancı dillerin (Arapça ve Farsça) işgalinde kalmıştır. Buna rağmen, Selçuklu Devleti yıkılıp merkezî güç Konya gücünü kaybedince, pratikte yabancı dillerin hücumları karşısında direnen bağımsız beylikler kurulmuştur. Bu beyliklerin birçok ileri geleni Türkçe dışında başka bir dil bilmediklerinden onu en azından saraylarında konuşma dili olarak korumak için çaba harcamışlardır. Karamanlılar bu beyliklerden birisi olup, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kadar da gücü elinde tutmuştur. Mehmet Karamanoğlu Konya’yı fethettikten sonra bir fermân çıkartmıştır. Bu fermâna göre hiç kimsenin sarayda ve meclislerde Türkçe dışında bir dilde konuşma hakkı kalmamıştır. Bu dönemde Arapça ve Farsça’dan tercüme eserler ortaya çıkmış; bu vesile ile Türkçe Farsça ve Arapça’nın yerini alarak kültür dili olma özelliği kazanmış ve Kur’ân-ı Kerîm, enbiyâ kıssaları, menâkıb-nâmeler gibi eserlerin Türkçe tercümeleri hazırlanmıştır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı “Osmanlı Beylikleri” adlı kitabında bu eserlerin bir listesini vermektedir. Osmanlı Beyliği güçlü bir devlet haline gelince (m. 1299) diğer beylikler ona bağlanmışlar ve Türkçe güç kazanmıştır.



2) İkinci dönem (1453-1517): İstanbul’un fethiyle başlayan bu dönemde Doğu Rum İmparatorluğu yıkılmış, muhtelif dilleriyle müteaddit ülkeler Osmanlılar’ın egemenliğine girmiştir. Bu dönemde imparatorluk sınırlarının genişlemesi ve Türklerin Batı ile siyasî-ticarî ilişkilerinin ilerlemesi, Yunanca ve İtalyanca’dan birçok sözcük ve tabirin Türkçe’ye girmesine neden olmuştur. Türkçe’nin yayılması ve ilerlemesine çok önem veren Fatih Sultan Mehmet her durumda Türkçe’ye öncelik verilmesine gayret etmiştir. Sözgelimi Kanun-nâme’sinde yabancı sözcüklere yer vermemenin yanı sıra herkesin rahatlıkla yararlanabilmesi amacıyla zorlamayan bir dil kullanmıştır. Bu dönemde Farsça, Türkler arasında daha da renksizleşmiş, etkisini bir hayli kaybetmiştir.



3) Üçüncü dönem (1517-1718): Bu dönemde Farsça’nın (ve Arapça’nın) Türkçe üzerindeki etkisi tekrar artmaya başlamıştır. Miladî XVI. yüzyılın ikinci on yılında Yavuz Sultan Selim Anadolu siyasî birliğini korumak ve ülkesini Şiî tehlikesinden korumak amacıyla İran’la savaşmış ve ülkesine dönerken yüzlerce İranlı sanatçıyı kendisiyle birlikte Türk topraklarına getirmiştir. Bu grup, Osmanlı topraklarına yerleşen İranlılar ile birlikte bu ülkedeki Fars dilinin yayılmasına çalışmışlar, Fars dilini duygu ve edebiyat dili biçimine sokmuşlardır. Yine bu dönemde Mısır, Suriye, Arabistan ve Kuzey Afrika ülkelerinin Osmanlı topraklarıyla birleşmesiyle birlikte Araplaşma adında bir hareket başlamış, Arapça tekrar bilimsel bir özellik kazanmıştır.



Kanunî Sultan Süleyman, Selim’in yerini alınca fetih hareketleri tekrar Batı’ya yönelmiş; Yugoslavya ve Macaristan Osmanlı egemenliği altına girmiş ve Rodos adası Osmanlı topraklarına eklenmiştir. Sonuçta, imparatorluktaki Türklerin nüfusu Türk olmayan halka oranla azalmıştır. Buna rağmen Farsça (ve Arapça) Türk edebiyatındaki etkisini sürdürmüştür.



4) Dördüncü dönem (1718-1839): Bu dönemde Türk dili daha fazla önem kazanmış ve yabancı dillerin (özellikle Arapça ve Farsça’nın) hâkimiyeti karşısında direnişe geçmiştir. Lale devrinde (m. 1718-1730) önce Tanzimat fermanı (1839) daha sonra Islahat fermânı (1856) ile başlayan Batılılaşma hareketi Doğulu değerleri yadsımanın yanı sıra Fars dili ve edebiyatının da büyük ölçüde önemini yitirerek Türkiye’den göç etmesine neden olmuştur. Her ne kadar siyasî Tanzimat ile edebî Tanzimat (1859) arasındaki 20 yıl boyunca bir grup, Batılılaşma hareketine karşı koymuşsa da sonunda Batı’nın kuşatıcı hücumu egemen olmuş, Batılı ölçütler Doğulu ölçütlerin yerini almıştır. Bu dönemde Batı’ya yönelmiş edebiyatta birtakım yeni kavramlara ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Bu defa Türkçe Fransızca’nın eteğine sarılmış ve ihtiyaç duyduğu kavramları bu dilden almıştır.



XVII. yüzyılın başlamasıyla Avrupa aydınlanma yoluna girmiş, kendilerini geri kalmış uygarlıklar topluluğu arasında gören Osmanlılar da Batı ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmışlardır. Bu dönemde Avrupa ülkeleri de siyasî ve iktisadî açılardan Türk diline önem vermişler, (Arapça ve Farsça unsurlardan uzak) Öz Türkçe’yi öğrenmeleri için İstanbul’a öğrenci göndermişlerdir.



Osmanlı’da matbaanın kurulmasıyla, ki bunun da ilginç bir hikâyesi vardır, Türk dili meselesi bir defa daha tartışma konusu olmuştur: Matbaada kitaplar hangi dilde basılacaktır? Bir grup Türkçe’nin bilimsel ve edebî özelliklerden yoksun olduğunu söyleyerek Arapça’nın yalnızca bilim dili olarak değil, hattâ konuşma dili olarak da kullanılması gerektiğine inanıyorlardı. Buna rağmen Türkçe kitap basımı Türkçe’nin edebî bir dil özelliği, ki bu özellik daha çok Farsça’nın tasarrufundaydı, kazanmasına neden olmuştur. Fars dili ve edebiyatı tutkunu divan şairlerinin yanında Türkçe’nin Farsça’dan daha üstün olduğuna inanan bir grup şair ortaya çıkmıştır. Hattâ “Muhâkemetü’l-Lûgateyn”in sahibi Ali Şîr Nevâî gibi bazıları Türkçe’nin Farsça’dan üstün olduğunu göstermek için çaba sarf etmişlerdir, Türkçe’ye giren çok sayıdaki Farsça (ve Arapça) sözcük ve tabirleri kullanma ile mücadele de bu dönemde başlamış; ancak dinî medreseler bu hareketin karşısında direnmeye devam etmişlerdir.



5) Beşinci dönem (1839-1919): Bu dönemde Türk dilinin bağımsızlığı adı altında Türk dilini sadeleştirme, yani Farsça ve Arapça sözcüklerden arındırma hareketi başlamıştır. Bir grup dili ıslah etmenin ülkeyi ıslah etmek için bir başlangıç olduğunu ileri sürmüştür. Sözgelimi Mustafa Celalettin Paşa, Rusya’nın ilerlemesini Büyük Peter’in Rusça’nın reformu hakkındaki görüşlerine borçlu olduğuna inanmıştır. Ancak eski medreselerin direnişi bu hareketin gereken hızı kazanmasına izin vermemekteydi. Bu anlayıştan ötürü dinî medreselerde Türkçe, Farsça (ve Arapça)’ya oranla daha bir renksizleşmişti. Farsça ve Arapça’ya karşı ilk tepki Tanzimat hareketinin ilk yıllarında başlamıştır. Bu dönemde bir grup divan edebiyatını , ki söz konusu edebiyat saltanat sarayına ve onun üsleri olan medrese ve zaviyelere özgüydü, eleştirmekle birlikte Türk dili ve edebiyatını savunmaktaydılar. Abdülaziz zamanına kadar Türkçe savunucuları çok azdı ve Cevdet Paşa gibi birkaç kişi öğretmen evlerini kurmaya başlayana kadar da bir teşkilata da sahip değillerdi. Türkçe savunucuları daha sonra ilk Türk akademisi olan “Bilgi Encümeni”ni (1855) kurmuşlardır. Cevdet Paşa akademinin açılış töreninde şöyle diyordu:



“Eskiler eserlerinde Farsça ve Arapça sözcüklere o kadar yer veriyorlardı ki bir sayfada bir iki sözcükten başka Türkçe sözcük yoktu.” İkinci Abdülhamit tahta oturduğunda Türk dili meselesi tekrar gündeme gelmiş ve Kanûn-i Esâsî’de (Anayasa) Türkçe ülkenin resmî dili olarak (madde 18) yer alana kadar da gündemdeki yerini kaybetmemiştir.



Alfabe değişikliği de Türk dilinin konumunu sağlamlaştırmak için gündeme getirilmiş bir hareketti. İlk defa Osmanlı Maârif Bakanı Münif Paşa 1862 yılında alfabenin düzetilmesi yönünde söz söylemiş, ondan yedi yıl sonra Mustafa Celalettin Paşa Latin alfabesinin kabul edilmesinin gerekliliğine değinmiştir. Alfabenin değiştirilmesini savunanlar karşısında Namık Kemal gibi “alfabeyi değiştirmenin gerçekte Müslümanlığı değiştirmek” olduğuna inanan bir grup yer alıyordu. Arap alfabesinin düzeltilmesini savunanlar arasından İbrahim Şinasi, Ebuziya Tevfik, Ali Suavi’ye; alfabenin değiştirilmesini isteyenler arasında Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet ve Celal Nuri’ye değinilebilir. Mirza Fethali Ahundzâde Farsça kaleme aldığı “Islah-ı Elifbâ” adlı makalesinde düzeltme konusunda birtakım önerilerde bulunmuş, önerileri kabul görmeyince düşünceleri değişmiş ve bu defa Arapça alfabeye karşı Latin alfabesini savunan bir makale yazmıştır. Devlet adamları ise meseleyi çözmek için fetva mercilerinden yardım istemişlerdir. Söz konusu fetva Osmanlı âlimlerinden değil de İranlı âlimler tarafından verilmiş ve o zaman İstanbul’da basılan bir İran gazetesinde yayımlanmıştır. Bu sırada Abdülhamit şöyle diyordu: “Halkın çoğunluğunun okuma-yazma bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Zira bizim dilimizin inceliklerine aşina olmak kolay değildir. Muhtemelen Latin alfabesini kabul etmek işimizi kolaylaştıracaktır.” Bununla birlikte bu hareketin teoriden pratiğe geçmesi Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar süren uzun bir zamanı gerektirmiştir. 1928 yılında alfabe değişikliği Gülhane Parkı’nda resmen ilan edilmiş ve 1932 Kanun-i Evvel’inden itibaren gazeteler yeni alfabeyle basılmaya başlamıştır. Böylece, Batılılaşma hareketi ile birbirinden uzak düşen İran ve Türk kültürlerinin arası daha da açılmış ve alfabe değişikliğine paralel olarak Türk dilini özleştirme hareketi yani Türk dilini Arapça ve Farsça sözcük ve tabirlerden arındırma akımı ortaya çıkmıştır. Halihazırda Türk Dil Kurumu bu hareketin uygulayıcısı konumunda olup yabancı sözcüklere karşılık bulma komisyonları kurmaktadır. Bu özleştirme çalışması rağbet görmediğinden Kurum, bir sözcüğün bir dile ait olma ölçütü olarak sözcüğün kökünü değil de kullanımını esas alarak Türkçe kimlik kazanan sözcük ve tabirleri kaldırmaktan vazgeçmiştir.



b. Farsça’nın Türk Dili ve Edebiyatına Nüfûz Etmesinde Etken Olan Faktörler:



Farsça’nın Türkler arasında yayılmasında, ki hiçbir kültürel veya siyasî zorlama olmaksızın Farsça çok uzun bir süre Türkler arasında kültür dili olarak ilerlemiş ve hattâ İran topraklarının Türklerin egemenliğine girdiği dönemlerde de itibarından hiçbir şey kaybetmemiştir, birkaç faktör etkili olmuştur:



1) Türkler Uygurlar zamanında “göçebelik”ten “yerleşik” hayata geçtiklerinde yeni sosyal hayatlarına ait birtakım mefhûm ve kavramları açıklamak için bazı yabancı dillerden (ezcümle Farsça) yardım almaya mecbûr olmuşlardır.



2) Türkler İslâm öncesi dönemde dinî kavramlarının birçoğunu muhtelif dinlerden aldıkları gibi İslâm ile müşerref olduktan sonra da İslâmî unsurları dolaylı olarak İranlılar aracılığıyla Araplar’dan almışlardır. Zira onların İslâm ile müşerref olmasına kılavuzluk eden İranlılar olmuşlar ve onları İslâmî öğretilerle tanıştırmışlardır. Günümüzde de Türkler arasında kullanılan abdest ve namaz … gibi kimi İslâmî terimler Farsça’dır.





3) Uygurlar döneminde başlayan ve sonraki dönemlerde şiddetle devam eden tercüme hareketi Türkçe’ye çok sayıda Farsça sözcük ve tamlama girmesine neden olmuştur.



4) Türk yazarların Farsça kaleme aldıkları eserlerden dolayı birçok Farsça sözcük, tabir ve terim Türkçe’ye girmiştir.





5) Muhtelif sebeplerle İran topraklarını terk etmek zorunda kalan İranlı yazar ve düşünürler kendileriyle birlikte İran kültür ve edebiyatını da Türk topraklarına intikal ettirmişler ve bu yolla Türk dili ve edebiyatına birçok Farsça sözcük ve tabir sokmuşlardır.



c. Farsça Sözcük ve Tabirlerin Türk Diline Nüfûz Şekli:



Bu bölümde muhtelif Türkçe kaynakların yanı sıra bu makalenin yazarı tarafından hazırlanan iki sözlükten; biri Farsça-Türkçe Ortak Sözcükler (6000 sözcük) diğeri Türkçe’ye Girmiş Farsça Sözcükler (henüz basılmamış olup 2000’den fazla Farsça sözcüğü kapsamaktadır) faydalanılmıştır. Türkler, biçim veya anlamı farklı şekillerde kullanmak, anlam kısıtlaması yapmak, sözcük üretmek, kural dışı sözcük yapmak ve biçim veya anlamı değiştirmek gibi yöntemlere başvurarak Farsça sözcük ve tabirleri kullanmaya başlamışlardır:



1) Sözcüklerin bazılarında, sözcüğün (harekelerdeki küçük değişikliklerle) biçimi ve anlamı Farsça’da kullanıldığı şekliyle korunmuştur. Bunlara örnek olarak şu sözcükleri verebiliriz: Abad, ebru, ateş, arzu, azar, asayiş, asude, aşüfte, aşikar, aşina, aferin, agah, avare, avaz, ah, ahar, aheste, ahenk, armağan, anbar, padişah, palan, çene, çemen, düşman …



2) Sözcüklerin bazılarında (küçük değişikliklerle) biçim korunarak anlam değiştirilmiştir. Bunlara örnek olarak şu sözcükleri verebiliriz: Alüfte (iffetsiz kadın), bedhal (kötü niyetli, kötü kalpli), berceste (kolaylıkla akılda kalan mısra), behmen (zekî, akıllı), payende (destek), penbe (kırmızı ve beyazın karışımından oluşan renk), pembezar (bir tür yumuşak kumaş), pul, piyaz (bir tür yemek), tebeşir (kireç), tercüman (bir çeşit ceza), tenha (halvet), cafcaf (tezahür, kendini gösterme), camedan (bir tür dolap), canbaz (akrobat), cümbüş (eğlence, meşgale), çırağ (çömez), çeşm-i bülbül (vitray), çeşme (musluk), çöp (zibil), rüzgâr (yel), sipahi (atlı asker), serbaz (cesur), serbest (özgür), sergüzar (armağan, hatıra), segban (özel ordu), fırfıra (gürültü), kened (sağlam), gürizgah (sığınak), henüz (biraz önce) …



3) Sözcüklerin bazılarında anlamı korumuşlar, biçimi değiştirmişlerdir. Bunlara örnek olarak şu sözcükleri verebiliriz: Adak (ada), çâr-pâre (çalpare), çâr-tâk (çardak), çekoş (çekiç), der-piş (derpiç) ...





4) Bazı sözcüklerde ise hem biçimi hem de anlamı değiştirmişlerdir. Bunlara örnek olarak şu sözcükleri verebiliriz: Farsça “bişe” yerine bir tür ağaç ve bu ağaçtan yapılan şey anlamında “meşe”; Farsça “xarbuze” yerine “karpuz”; Farsça “taziyâne” yerine mızrap anlamında “tezne”; Farsça “sî-pâre” yerine ders kitapları anlamında “supara”…



5) Bazı durumlarda anlamın kolaylaştırılması yoluna gidilmiştir. Bunlara örnek olarak şu sözcükleri verebiliriz: Abdest, bute (sıvıların konulduğu bir tür kap), bustan, perakende (bir tür satıcılık), horasan (bir tür sıva), hasta (sağlığını kaybetmiş), kâr (ticaretten elde edilen kazanç), kem (kötü), marpiç (nargilenin hortumu), hemşire (kadın hasta bakıcı) …



6) Bazı durumlarda Farsça’da kullanılmayan veya çok az kullanılan sözcük ve tamlamalar yapmışladır. Bunlara örnek olarak şu sözcükleri verebiliriz: Ateş-bes (ateşkes), aviz (avize), avize (ahize), ustura (berber bıçağı), bâd-ı hava (bedava; Osmanlılar’ın Tanzimat’tan önce topraksız köylülerden aldıkları vergi), becayiş (memuriyette veya öğrenim esnasında yer değiştirmek), bed-dua (nefret), ber-duş (serseri), beste-kar (besteci), cild-bend (klasör), nâme-i çeharrum (Kur’ân), name-siyah (mahrem) …



7) Bazen doğrudan doğruya Farsça sözcüğü almak yerine ondan sözcükler ve tamlamalar üretmişlerdir ki bu yöntem bugün de kullanılmaktadır. Örneğin, “yırtıklık ve kırıklık” anlamına gelen “zede” sözcüğünden zedeleme, zedeli ve zedesiz sözcüklerini türetmişlerdir.



8) Kimi zaman Farsça sonekleri Farsça, Arapça veya Türkçe sözcüklere ekleyerek yeni bir bileşik isim türetmişlerdir. Bu soneklerden bazıları şunlardır:



(-âne): Cansiperâne, caniyâne, halisâne, dahiyâne, sadıkâne, sanatkarâne, acizâne, naçizâne.

(-hane): Abdesthane, eczahane, imalathane, batlakhane, yazıhane, teşrihhane, hastane, halvethane, terzihane, devlethane, saraçhane, silahhane, semahane, ameliyathane, kıraathane, kasaphane, kütüphane, keşişhane, mahpushane, miskinhane, muayenehane, nikarahane...

(-dar): üzengedar (mahmuz taşıyan), emekdar (bir işte uzun süre çalışan), bayrakdar (savaşlarda bayrağı taşıyan), türbedar (bir türbeden sorumlu kişi), hissedar (pay sahibi), aleyhdar (muhalif), kisedar (aylıkları toplayan memur), medhaldar (müdahele eden) …

(-dan): Buhurdan (dinî merasimlerde içinde kokulu çubukların yakıldığı bir tür kap) vb…

(-zade): Erzade (Bektaşîlikte bir makâm), beyzade (asil birisinin oğlu) vb…

(-kar): Cüretkar (cesur), garazkar, efsunkar vb…

(-keş): Esrarkeş, belakeş, keşakeş vb…

(-gah): Ordugah, istinatgah, ikametgah, kıblegah vb…

(-name): İcazetname, izinname, istidaname, emirname, bahname, baytarname, talepname vb…



9) Bazen sözcük ve tamlama üretirken Farsça önekleri kullanmışlardır. Bu öneklerden bazıları şunlardır:



(bi-): Bihuzur, bidava, binamaz vb…

(ber-): Berhayat (diri), berhane (büyük yıkık ev), berdevam (sürekli), berbad (harap), bermutat (her zamanki gibi), berhava (yararsız) vb…





d. Etkileme Alanları:



Fars dili Türk edebiyat ve kültürünün muhtelif alanlarını etkilemiştir. Biz makalemizde örnek olarak edebiyat, tasavvuf ve isimlendirme alanlarında ortaya çıkan etkilere değineceğiz.



1) Edebiyat:



Fars dili Türk dili üzerindeki en önemli etkisini edebiyat sahasında göstermiştir. Bu etki sayesinde divan edebiyatı ortaya çıkmıştır. Divan edebiyatındaki mensur ve manzum eserlerin her ikisi de kafi derecede Fars dilinden yararlanmışlardır. Genellikle Türk klâsik edebiyatı şeklinde tabir edilen divan edebiyatı altı yüzyıl boyunca Türk milletinin düşünce ve duygu dünyasına egemen olmuş Türkler ve İranlıların en önemli kültürel müştereklerinden birisidir. Divan edebiyatı miladî XIII. yüzyılın ikinci yarısında İslâm dininin etkisi altında ve İslâm dininin üç büyük dilindeki sözcüklerden ve bu dili konuşan üç milletin kültürel-edebî mirasından istifade ile ortaya çıkmış, tarihî-coğrafî çok geniş bir alana yayılmıştır. Başlangıçta daha çok dinî-felsefî meseleleri ele alan, sonraları ise ilgisini tarihî ve sosyal meselelere de yönelten divan edebiyatının kaynaklarını dinî ve din dışı olmak üzere iki gruba ayırabiliriz. Dinî kaynakları Kur’ân-ı Kerîm, hadîsler, peygamber kıssaları, evliyâ menkıbeleri; din dışı kaynakları ise İran mitleri, yerel hayat, toplum özellikleri, Orta Çağ dünyasının hakîkî ve batıl ilimleri oluşturur.



Tarih kitapları, ahlâk kitapları, siyasetnâmeler, mektuplar, tezkireler ve seyahatnâmeler tedvin eden Türk nesir yazarları, eserlerinde çok sayıda Farsça sözcük ve tabirlere yer vermişlerdir. Mensur edebiyatın aslî kalıplarından sayılan Türklerin tarihî metinleri Farsça sözcük ve tabirlerle doludur. Sözgelimi, miladî XVI. yüzyıl tarihçilerinden ve aynı zamanda III. Murat’ın üstadı olan Hoca Saadettin Efendi’nin telifi Tacu’t-Tevârih Fars dilinin etkisinin en yetkin anlamda gözlenebildiği eserlerden bir tanesidir. Söz konusu kitabın ilk iki cildinden alınan sözcük ve tabirlerin bir kısmı şunlardır:



Abad, ebru, ateşkede, azad, avare, endişe, eyvan, bargah, bednam, berhudar, berk, bezek, bezm, bengi, bişe, paye, penah, pencgah, tarumar, taht-ı revan, türbe, canan, civan, çırağ, çubin, ham-ervâh, hânkâh, hıcalet (İranlılar tarafından Arapça “hacel” sözcüğünden türetilmiş bir sözcük), harabat, huruş, hüsrevanî, dayı, dezdar, rehvân, zerrin, zinhar, saman, saye, sayeban, sipah, serçeşme, serdar, şebçırağ, şeşper, şükûfe, fersah, fil-paye (kümbetli dört sütun), güruh, gülbang, lale, nadan, namdar, neva, hergiz …



Prof. Dr. İsmet Parmaksızoğlu adı geçen eserin son baskısına yazdığı önsözde şöyle der: “… günümüz okuyucularının anlayabilmesi için metni sadeleştirirken, Osmanlı yazarlarının Arap ve Acem ipliğiyle dokuyup Türk dilinin üzerine giydirdiği elbiseyi çıkartmak ve yerine yerel iplerle dokunmuş bir elbise giydirmek istedim. Ancak Farsça ve Arapça şiirleri atarsam, bu eserin anlamının kaybolacağını gördüm.”



Bugün Türkiye üniversitelerinin Tarih bölümlerindeki öğretim üyeleri ve öğrenciler Farsça öğrenenlerin büyük kısmını oluşturmaktadırlar. Zira, Türk araştırmacıların geçmiş tarihlerini öğrenebilmek için aslî metinlere yönelmekten başka çareleri olmayıp Fars dilini bilmeden söz konusu metinlerden yararlanmanın da imkanı bulunmamaktadır.



Fars dili ve edebiyatı nesirden daha çok divan şiirini etkilemiştir. Türk şairler Fars dili ve edebiyatını tanımaya başladıktan hemen sonra İranlı şairlerin izlerini takip etmişlerdir. Önce Farsça temel eserlere nazire yazmakla başlamışlar, daha sonra onları tercüme ve şerh etmeye koyulmuşlardır. Örneğin Şeyhî’nin Nizâmî’nin Hüsrev ü Şirin’ine; Fuzûlî’nin Leylâ ve Mecnûn’a ve Ataî’nin Heft-Peyker’e yazdığı nazireler sayesinde Türk edebiyatının skolastik sessizliği bozulmuş ve Türk şârihlerin Attâr’ın eserlerine yazdıkları şerhler ile de Türk tasavvuf edebiyatı yeni bir biçim ve yön kazanmıştır. Sözgelimi, Şeyh Galip’in Hüsnü Aşk ve İzzet Molla’nın Gülşen-i Aşk’ında Attâr’ın Gülşen’inin kokusu hissedilmektedir.



Türk edebiyat tarihinde divan şiiri aşağıdaki beş döneme ayrılır:



1) Kuruluş dönemi (1250-1451): Bu dönem Fatih Sultan Mehmet’in saltanatının başlangıcından sonuna değin sürmüştür. Dehanî, Nesimî ve Şeyhî bu dönemin en büyük temsilcilerindendir.



2) Geçiş dönemi (1451-1512): Bu dönem II. Mahmut’un saltanatıyla başlamış ve II. Bayezit’in saltanatına kadar sürmüştür. Ahmet Paşa ve Necati bu dönemin temsilcisidir.



3) Klâsik Dönem (1512-1603): I. Selim’in saltanatından I. Ahmet’in saltanatına kadar sürmüştür. Fuzûlî ve Hayalî gibi büyük şairler bu dönemde yaşamıştır.





4) Hint Üslûbu Dönemi (1603-1687): I. Ahmet, IV. Murat ve IV. Mehmet dönemlerini içerir. Nef’î ve Nişatî eserlerini bu dönemde yazmışlardır.



5) Yerelleşme Dönemi (1687-1839): Tanzimat’ın başlangıcına kadar sürmüştür. Nedim, Nabî ve Şeyh Galip bu dönemde eser vermişlerdir.



Bu beş dönem boyunca, hattâ yerel özelliklere ilgi duyulan ve Tanzimat hareketinin hazırlık aşamasında olduğu dönemde de Fars dili ve edebiyatı Türk dili üzerindeki nüfûzunu kaybetmemiştir. Bu beş dönemin temsilcilerinin her biri bir şekilde büyük İran şairlerini övmüşler ve onların devamı olmakla övünmüşlerdir. Sözgelimi, Fuzûlî’yi “Enîsü’l-Kalb” adlı kasidesinde Hâkânî ve Câmî’yi överken ve Nef’î’yi “Tuhfetu’l-Uşşâk” adlı kasidesinde Farsça konuşan hatiplerin biyografilerine yer verirken görmekteyiz. Bu şairlerden Fuzûlî ve Nef’î gibi bazıları Farsça divan yazmışlar, Farsça küçük bir divanı olan Nabî gibi bazıları ise divanlarında İranlı meşhûr şairlerin gazellerine yazdıkları tahmislere yer vermişlerdir.



Divan şairleri şekil, vezin, dil, tasvîr ve dünya görüşü açılarından İran’ın etkisi altında kalmışlardır. Onlar, gazel ve kasidede Araplar’ı, mesnevî ve rubâîde ise İranlı şairleri izlemişlerdir. Araplar’a has aruzun geniş şekli ile İranlılar aracılığıyla tanışmışlardır. Fars dilinden birçok ıstılah, sözcük, tabir ve tamlama almışlar, onları en güzel biçimde kullanmışlardır. Şiir ve betimleme sanatını kullanırken verimli İran şiirinden yararlanmışlardır. Son olarak da, dünya görüşlerinde şeriat ve tasavvuf zihniyetinin ilkelerine ilgi duymuşlardır.



Divan edebiyatında görülen çok güzel teşbihler çoğunlukla İran edebiyatından alınmıştır. Bunlara örnek olarak şunları zikredebiliriz:



Zülfün şeklini yılana, kokusunu misk-i ambere benzetmek; gözün şeklini nergise benzetmek ve ona naz ve sarhoşluk sıfatı vermek; dudak ve ağzın şeklini goncaya, rengini şaraba ve yakuta benzetmek; boy posu servi ağacına benzetmek ve ona afet ve kıyamet sıfatları vermek.



2) Tasavvuf:



Türkler saray (divan) edebiyatının yanı sıra, tekke edebiyatında da İranlılar’dan etkilenmişlerdir. Bu etki, her biri bir sebepten ötürü ülkelerini terk etmek zorunda kalıp Türk topraklarına yerleşen Bahauddin Veled, Necm-i Râzî, Evhadüddin Kirmânî gibi bilginlerin göçleri vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Türk tarîkat-nâmelerinde görülen sözcük ve tamlamalar Türk tasavvuf edebiyatında Fars dilinin etki ölçüsünü göstermektedir. Örneğin şunlar bu kabildendir:



Ayin-i cem: Alevilere özgü bir tören.

Ateş-bâz: Mevlevî tarîkatında aşçı dede.

Astân ve asitâne: Tarîkat pîrinin kabrinin bulunduğu tekke.

Aşinâ: Hakîkatin sırlarını bilen ve Tanrı’nın vahdetini tanıyan.

Agâh: Diri olan, hakîkat yolunu tanıyan.

Berg-sebz: Dergâha verilen hediye.

Bostan: Feyz makamı.

Bîser ü pa: Bayramiye Melâmîlerinin Hamzeviye kolunda mezar taşlarına verilen isim.

Pâlhenk: Kalenderîlerin ve Bektaşîlerin bellerinin soluna taktıkları bir taş.

Post: Şeyhin makâmı.

Pîr: Mürşid.

Pîr-perverde: Pîrin terbiye ettiği kişi.

Tıraş: Günahlardan arınmak.

Tîr-bend: Şedd, bir çeşit kuşak.

Tîğ-bend: Dervişlere özgü bir kuşak.

Civânmerd: Fütüvvetin üç derecesinden biri.

Çile: Dervişin inzivaya çekilmesiyle başlayan kırk gün.

Hâm: Tarîkat ahvâlinden habersiz olan.

Hâmûşân: Mevlevî mezarlığı.

Harabat: Fânî dünya; bu sözcük Farsça’da kullanıldığı şekliyle Türkçe’ye girmiştir.

Dâr: Alevi ve Bektaşîlerin cem ayinini yaptıkları orta meydan.

Destâr: Şeyhlerin sarığı.

Deste-gül: Dervişlerin tenurenin üzerine giydikleri özel bir gömlek.

Sâye: Lütuf; ihsan ve yardım.

Şakird: Talebe.

Şah-ı Merdân: Alevi inancında Hz. Ali.

Kemer-beste: Fütüvvet ehlinin tarîkata girdiğini gösteren ve pîr tarafından bağlanan kuşak.

Gül-bang: Alevi ve Bektaşîlerde zikir.

Nâzenîn: Bektaşî tarîkatının unvanı.

Nâşî: Vahdet zevkinden mahrûm olan.

Nevrûz: Alevi ve Bektaşî inancında Hz. Ali’nin doğum günü.



Tasavvuf edebiyatında yukarıda bir kısmı gösterilen sözcük ve tamlamaların yanı sıra tarîkat ehline ait bazı sembollerde Farsça sözcükler kullanılarak ifâde edilir. Sözgelimi, Fütüvvet ehli “mengûş” sözcüğünden “mengûş ber dûş” tamlamasını türetmişlerdir. Bu tamlama Hakk’ın nidâsına kulak veren kişi için kullanılır. “Nemed” (keçe) bu sembollerden bir diğeridir. Onlara göre nemed giyen birisi “nûr”dan “n” harfi; “melek”ten “m” harfi ve “devlet”ten “d” harfi alır.



3) İsimlendirme:



İsimlendirme, çok sayıda Farsça sözcüğün Türkçe’ye girmesine neden olan yönlerden birisidir. Türkler İslâm diniyle müşerref olduktan sonra daha önce kullandıkları ve daha çok güç, savaş ve zafer anlamları taşıyan isimlerin çoğunu bırakmışlar, Arapça ve Farsça isimlere rağbet etmişlerdir. Türkler başlangıçta Arapça ve Farsça isimlerle birlikte kendi isimlerini de kullanmışlar; ancak sonraları kendi millî isimlerini tamamen unutarak Arapça ve Farsça isimleri kullanmakla yetinmişlerdir. Türkler Arapça isimleri dinî çekicilikleri ve Arapça’nın Kur’ân dili olması nedeniyle seçtikleri gibi Farsça isimleri de İran edebiyatına duydukları ilgi nedeniyle seçmişlerdir. Sözgelimi, Osmanlı sultanlarının eşleri ve kızları için seçtikleri isimler ve lakaplar arasında 98 tane Farsça isim görülmektedir ki bunların bazıları kulağa çok hoş gelir:



Bezmarâ (II: Abdülhamit’in eşi); Behzâd (II. Süleyman’ın eşi); Peyveste (Abdülmecit’in eşi); Hoşyâr (II. Mahmut’un eşi); Dilferib (Mehmet Reşad’ın eşi); Zernigar (II. Mahmut’un eşi); Şâyetse (III. Ahmet’in eşi); Şivekâr (İbrahim’in eşi); Kumrî (Mehmet Çelebi’nin eşi); Gülnar (IV. Mehmet’in eşi); Lebriz (II. Mahmut’un eşi); Mihrmah (II. Mahmut’un kızı); Nazikeda (Vahidüddin’in eşi); Nigar (II. Bayezit’in eşi); Nilüfer (I. Murat’ın kızı ve Orhan’ın eşi)...



Türkler önceleri çocuklarına isim verirken aşağıdaki noktalara önem vermekteydiler:



- İslâm öncesi İran isimleri ve İran millî isimleri. İran kültür ve edebiyatına çok fazla ilgi duyan Küçük Asya Selçuklu sultanları İranlıların isim ve lakaplarını kabul etmekten geri durmamışlardır. Örneğin; I. Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzeddin Keykavus, I. Alaaddin Keykubad …



- Mitolojik isimler (Rüstem, Neriman … gibi).



- Kulağa hoş gelen isimler (Şirin, Bihter, Pakize, Şâyetse, Baran, Şadi, Şebnem… gibi).



- Bazen tamlamaları seçmişlerdir (Behramşah, Firuzşah … gibi).



- Bazen Farsça isimleri mahlas olarak kulanmışlardır (Nevâî, Nergisî, Beharî, Bihiştî, Hudaî, Hüsrevî, Danişî, Derûnî … gibi).



- Kimi zaman da Farsça lakapları özel isim olarak kullanmışlardır (Mirza … gibi).



Günümüzde Türkler, edebî öneme sahip Farsça isimlere ilgi göstermektedir.

Türkler, haftanın günlerine verdikleri isimleri de Farsça telaffuz etmişlerdir. Her ne kadar Divan-ı Lûgatu’t-Türk’ün yazarı Mahmut Kaşgarî Türklerin İslâm’dan önce gün ve ay isimlerine sahip olmadıklarına inansa da Türk Tarihi’nin yazarı onun bu görüşünü kabul etmemektedir. İshak b. Abdullah, hicrî 890 yılında istinsâh edilmiş olan “Kitab-ı Şemsiye der Beyân-ı Alâmât” adlı eserinde Türklerin günlere verdikleri isimleri şu şekilde kaydeder: Yevmü’l-ahad, Yekşenbe, Düşenbe, Seşenbe, Çeharşenbe, Pencşenbe ve Cuma. Hicrî X. yüzyılın ünlü Osmanlı şair ve hattatlarından İbrahim Cevrî Dede “Melheme” adlı eserinde gün isimlerini şöyle zikreder:



“Düşenbe günü Şenbe gitme şarka

Ne Yekşenbe ne Cuma günü garba

Çeharşenbe Seşenbe günü zinhâr

Şimale gitme ey yar-ı vefadâr

Cenuba kılma Pencşenbe günü niyet

Kılıbdur böyle ehl-i dil vasiyet.”



Günümüz Türkiye’sinde haftanın bir günü Türkçe, üç günü Farsça, bir günü Arapça, bir günü Farsça-Türkçe ve bir günü Arapça-Türkçe’dir.



Türkler insan isimlerinin yanı sıra kuş ve hayvan isimlerinde (şahin, bülbül, kumru, kanarya, horoz, kuğu, zürafa, sincap, şahbaz …); bitki ve çiçek isimlerinde (yasemin, nesrin, servi, badem, menekşe …); meyve ve sebze isimlerinde (yonca, yulaf, tere, havuç, turp, tarhana, hıyar …) ve yiyecek isimlerinde (borani, çorba, aş –kelimenin genel anlamında yiyecek…) de Farsça sözcükler kullanırlar. İran musîkîsinin görkem ve gücü ile onun uzun tarihi, bu sanatın Farsça ile karışmış çok sayıdaki eseri ile birlikte musîkîye ait birçok sözcüğün (terimler, perde isimleri ve makâmlar) Türkçe’ye girmesine sebep olmuştur. Bunlara örnek olarak şu sözcükleri verebiliriz:



Ahenk, Isfahan, beste, bestekar, beste-nigâr, perde, pençgâh, canfezâ, dügâh, rast, segâh, şehnâz, keman, gerdâniye, güfte, mahûr, maye, neva, nihâvend, ney, neyçe, neyzen, nişâbûrek, hümâyûn, yegâh … Bu sözcüklerin tamamı Türkçe’de günümüzde de kullanılmaktadır.



e) Türkçe Sözcüklerin Farsça’ya Nüfûzu:



İran kültürü ve Fars dili, tarih boyunca yabancı sözcüklerin etkisinde kalmaktan kurtulamamıştır. En önemli etkilenme İranlıların İslâm diniyle müşerref olmaları ve Araplar’ın saldırılarıyla birlikte gerçekleşmiştir. Ancak nasıl İran, Arap egemenliğinde kalmadı ise güçlü İran kültürü de söz konusu etkiden kurtulmuştur. İran dili ve kültüründe mahdut bir süre ve sınırlı sahada etkisini gösteren bir diğer kültür, her biri kısa süreliğine parlamış olan ve yabancı gücün atılmasıyla sönen Moğol ve Türk boylarının kültürü olmuştur. Farsça’ya giren Türkçe sözcükleri Türklerin İran topraklarına egemen oldukları dönemde veya söz konusu döneme yakın zamanlarda yazılmış Farsça eserlere müracaat ederek belirleyebiliriz.



Gazneli hâkimiyetini (h. 367-582) Türklerin İran topraklarına egemen oluşlarının başlangıcı olarak hesaplarsak kavramın genel anlamıyla Türkçe sözcüklerin bir kısmının söz konusu dönemde yazılan Beyhakî Tarihi (veya Mes’ûdî Tarihi) gibi eserler yoluyla Farsça’ya girdiklerini söyleyebiliriz. Selçuklular işbaşına geldiklerinde (h. 429-700) Türkçe sözcüklerin sayısı daha önceki döneme oranla artmıştır. Ravendî’nin Rahatü’s-Sudûr’u gibi eserlerde bu sözcüklerin bir kısmına rastlarız. Harzimşahlar’ın yıkılmasıyla işbaşına gelen Moğollar döneminde (h. 624-736) Türkçe (ve Moğolca) sözcüklere teveccüh artmıştır. Cüveynî’nin Tarih-i Cihangüşâ’sı bu dönemde telif edilmiş içinde Türkçe sözcüklerin geçtiği eserlerdendir. Söz konusu etki Timurlar döneminde de (h. 771-911) aynı şekilde devam etmiştir. Hâfız Ebru’nun telifi olan ve Timurlar’ın son dönem olaylarını içeren Zeyl-i Câmiü’l-Tevârih-i Reşîdî adlı eserinde bir kısım Türkçe sözcüklerle tanışırız. Safevîler döneminde de (h. 907-1148) Farsça yazılan eserlerde Türkçe sözcüklerin kullanımına devam edilmiştir. Sözgelimi, İskenderbey-i Türkemen’in telifi Tarih-i Âlem-arâ-yi Abbasî adlı eserinde veya İbn Bezzâz’ın Safvetü’s-Safâ’sında Türkçe bazı sözcüklere yer verilmiştir. Bu gidiş Afşarlar (h. 1100-1162), Zendîler (h. 1162-1209) ve Kaçarlar (h. 1193-1307) dönemlerinde de az bir farkla devam etmiştir.



Mu’în’in 1200 civarında Türkçe sözcük ve tamlamaya yer verdiği Ferheng-i Farsî adlı sözlüğünde yer alan bazı tarihî kaynak ve maddelere bakıldığında Farsça’ya girmiş Türkçe sözcüklerin çoğunlukla yönetimle ve orduyla ilgili sözcükler oldukları anlaşılmaktadır. Yönetimle ilgili bazı sözcükler şunlardır:



Abdârbaşı, ahursâlâr, aşpezbaşı, ağacı, atabek, emirtabin, ayakçı, eşik ağası, inakçı, beytikçi, tevaçıbaşı, devatdâr, divanbeyi, sarukçı başı, tuğrakeş, kapıcı başı, kullar ağası, kurucı başı, kuş beyi, kul bey, lala, visak başı, yesavil, yesavil başı …



Ordu ile ilgili terimler de aynı ölçüde Farsça’ya girmiştir. Örneğin;

Atlığ, ordubey, olca, olcar, ilgar, bergu, bistegani, topuz, celudar başı, çavuş, çarkçı, sığınak, sancak, subaşı, suyursat, suyurmışı, suyurgamışı, karavel, kılıç, kurcı, kurhane, mancık, mirtümen, binbaşı, nesıkçı, nesıkçıbaşı, nikareci, visakbaşı, yarag, yesak, yağlık, yüzbaşı.



Bu iki esas alanın yanında, yargıç, yasa, yargı gibi yasama ile ilgili terimler ve kışlak, kışla-mişi, yaylak, yayla-mişi gibi kabile yaşamına ait sözcük ve tabirler de Türkçe’den Farsça’ya girmiştir.



Sonuç:



Fars dili ve edebiyatı diğer dillerle (özellikle Arapça ile) karşılıklı etkileşimde bulunduğu gibi Türk diliyle de ilişkisiz kalmamıştır. Bu eşit olmayan alış-verişte Fars dili ve edebiyatı, Türk dilinin değişim sürecinde bu dile birçok sözcük ve tabir kazandırmış, bu yolla Türk kültürünün gelişmesinde ve güçlenmesinde önemli bir paya sahip olmuştur. Farsça ve Türkçe arasındaki alış-verişteki eşitsizlik iki kullanım sahasında gözlemlenmektedir. Günümüzde Farsça sözcük ve tabirlerin birçoğu, Türk dilini arıtma yönünde yapılan girişimlere rağmen Türk kültür ve edebiyatındaki varlığını korumuştur. Örneğin, “Türk Diline Girmiş Farsça Sözcükler Sözlüğü”nün “a” ve “e” harflerinde yer alan 99 sözcük arasından 77 sözcük ve tabir günümüz Türkçe’sinde kullanılmaktadır. Oysa Türkçe tarafında durum bu şekilde değildir; bugün Farsça’ya girmiş Türkçe sözcüklerin yaklaşık olarak hiçbirisi kullanılmamaktadır. Diğer bir ihtilaf da pratik alanda gözlemlenmektedir; Farsça’ya girmiş Türkçe sözcüklerin çoğunlukla yönetim ve ordu ile ilgili sözcükler olmasına karşın, Farsça, Türkçe’ye edebiyattan tasavvuf ve sanata kadar birçok alanda çok sayıda sözcük ve tabir kazandırmıştır.









--------------------------------------------------------------------------------

* Bu makale 20-22 Ekim 2003 tarihinde Tahran’da düzenlenen “IV. Uluslar Arası Fars Dili ve Edebiyatı Üstatları Kongresi”nde sunulmuştur.

[1] Ahmet Boran, Türk Yurdu Dergisi, S. 162-163.


Anket

  Yabancılara Türkçe öğretimi sahasında bizzat sahada çalışan öğreticilerin katkıları olmadan üretilen çözümlerin, doğru çözümler olabileceğini düşünüyor musunuz ?

  • E-Bülten

  • Sözlük

  • Müzik Yayını

    1637049 Ziyaretçi